izlemek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
izlemek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Aralık 2010 Perşembe

Belgesel


Belgesel izlemeyi severim. İstanbul hakkında belgeselleri daha da çok severim. Birden çok imparatorluğa başkentlik yapmış, dolayısıyla da bir çok kültüre ev sahipliği yapmış İstanbul’da yaşayan çeşitli cemaatlere mensup sanatçıların tanıtıldığı ve bu şehrin onlara verdiği ilhamın konu edildiği belgeseli duyunca da merak ettim, bu sanatçılar arasında kimler varmış diye baktım. Sanatçılar arasında Ara Güler, İzzet Keribar ve geçenlerde tanıştığım Habib Gerez isimlerini görünce Annie G. Pertan'ın belgeseli Kültürel Farklılığın Renkleri'ni kaçırmamak için burnumuzun dibindeki Tarık Zafer Tunaya'nın yolunu tuttum. Babaannemlerin ve annemlerin nikahlarına ev sahipliği yapmış eski evlendirme dairesi, yeni kültür merkezine sonunda gitmiş oldum.

35 saat süren söyleşilerden kesitler, İstanbul'da yaşayıp, bu şehir ile beslendiklerini söyleyen sanatçıların çalışmalarından örnekler, tarihi yarımadanın ve Boğaziçi kıyılarının yanı sıra İstanbul’un farklı kültürlerini barındıran yerleşim yerleri: Balat, Fener, Hasköy, Galata, Kurtuluş, Şişli, Beyoğlu ve Boğaz köylerinden görüntüler ve müzikler ile keyifli bir belgesel çıkmış ortaya.

Sanatçılardan bazıları, Ahırkapı Roman Orkestrası, Lolita Asil, Leonidas Asteris, Kobra Murat, Sibel Horada, Selim Sesler, Robert Haddeler, Hayko Cepkin, İzzet Keribar, Ara Güler, Suzy Hug –Levi, Erol Sarrafian, Habib Gerez...

Pera Müzesi ve Tarık Zafer Tunaya'dan sonra son gösterim, 20 Ocak’ta Sismanoglio Megaro’da (Şişmanoğlu Konağı).

5 Haziran 2010 Cumartesi

'Söyle Rabbin kimse O'na tapayım!'



Mekanlar tanıdık, insanlar tanıdık, durumlar hepsinden tanıdık.
Uzak ihtimal, o kadar sade ve içten ki, film izliyor gibi hissetmiyor insan kendini. İstanbul Galata'da bir caminin genç müezzini olan Musa ile rahibe olmak isteyen bir genç kızın, Clara'nın karşılaşması ve aralarındaki durumun hikayesi belki her gün karşımıza çıkacak cinsten değil ama böyle bir şey olsa ne kadar uç bir örnek olur diye aklımızdan geçecek cinsten. İnsanlık halleri bu kadar yalın ve doğru anlatılır gibime geliyor. Film resmen '...hayat işte bu ya..' dedirtti. Dışardaki bütün bu kalabalığa rağmen aslında ne kadar yalnız olduğumuzu bi kere daha farketmemi sağladı filmin sessiz akışı... Bu arada Görkem Yeltan'ın oyunculuğu süper, Nadir Sarıbacak'ın oyunculuğu onu gerçekten de müezzin sandıracak cinsten. Pek çok beğendim.

26 Nisan 2010 Pazartesi

Cimri

Pazar günleri de çalışmanın ağırlığını ancak çıkışta gidilecek bir tiyatro hafifletilebilirdi. İpek'ten gelen bir davet ile yine/yeni bir oyunu, Kenter Tiyatrosu'nda oynanan Moliere'in Cimri'sini izleme olanağı doğdu. Hemen kabul ettim, metroya binip Osmanbey'e gittim.



Bugüne kadar farklı sanatçılar tarafından defalarca sahneye konan Cimri'yi hikayesini bilmeme rağmen, ilk defa sahnede izledim. Sabahattin Eyüboğlu çevirisi, Mehmet Birkiye'nin yönetmenliğiyle sahnelenen oyunda, Cimri rolünde Mehmet Birkiye, Cimri'nin oğlu rolünde Engin Hepileri, Cimri'nin kızı rolünde her daim bayıldığımız Demet Evgar oynuyordu. Ana karakterlerin performansları zaten takdire şayan ama tüm oyun boyunca sağdan sola, soldan sağa koşuşturan Cimrizedeler de bitmek bilmeyen enerjileri ve oyunculuklarıyla özel olarak alkışlanmayı hakediyorlardı. Oyunculukların yanı sıra, daha oyun başlamadan bayıldığım bol asma kilitli dekora da, karakterlerin yırtık pırtık tasarlanmış kostümlerine de hayran kaldım. Artık algıda seçicilik midir, İpek'in her daim bana dediği gibi mesleki deformasyon mu bilemiyorum ama bazı yerlerde kostümleri incelemekten oyunu izleyemedim.

16 Aralık 2009 Çarşamba

Vahşet Tanrısı



Hiç hesapta olmayan bir alışverişin ve bir tabak sebzeli spagettiyi 8 dakikada yemenin bünyeme verdiği ağırlıkla, tiyatronun başlamasına 10 dakika kala bi taksiye atladık. Taksicinin İpek'in yön-yol bulma konusundaki komikliği dolayısıyla 'allah eyiliğinizi vermesin hanfendii' nidaları duyduğumuzda, gideceğimiz yere zaten varmıştık ve kendimizi Harbiye'deki Kenter Tiyatrosuna attık.

Ülkü Duru, Zafer Algöz, Zerrin Tekindor ve İşdar Gökseven'in rol aldığı Vahşet Tanrısı oyunu, çocukları kavga etmiş olan iki ailenin medeni bir şekilde konuşup anlaşmaya çalışmalarını konu alıyor. Sakin başlayan konuşmanın, ilerleyen dakikalarda rengi sık sık değişiyor ve insanların aile içinden dışına pek çıkmayan sırları, mutsuzlukları gün yüzüne çıkıyor. İstanbul Devlet Tiyatrosu'nun sitesinde dendiği gibi, 'İnsan aşkı ve evliliği hayalleriyle –yeteneğiyle- yaratır ve karakteriyle mahveder. Karakter kaderdir!'. Bir çok yerden tanıdığımız oyuncuların performansları çok keyifli, hiç beklenmeyen yerlerde patlak veren sürprizleri oldukça başarılı. Son olarak, 'En güzel hediye kitaptır'dan sonra, 'En güzel hediye bir tiyatro bileti de olabilir' sözünü söylemeden geçemeyeceğim.

13 Aralık 2009 Pazar

6 Haftada 6 Dans Dersi

Haftalardır süregelen çocuklarla fotoğraf projemizin son ayağı olan fotoğraf çekim günü, hava muhalefeti dolayısıyla sekteye uğradı. Çocukların 4 gözle beklediği günün ertelenmesi biraz can sıksa da, haftalardır istediğim saatte uyanabildiğim tek pazar olunca benim çok hoşuma gitti. Yatakta uzunca bir süre yuvarlanmayı, uzun uzadıya bir aile kahvaltısı izledi. Kahvaltı sonrasında ne yapacağımız ise, meğer belliymiş, benim ancak o zaman haberim oldu. Annemle babamın birlikte gitmeyi planladıkları tiyatronun biletlerinden biri, babam işlerden başını kaldıramayınca direk benim oldu. Üzgünüm baba ama annemle sürekli ustaların peşine düşmek için dışarı çıktımız bu günlerde, tiyatroya gitmek süper oldu. Biz de, Nevra Serezli ile Cihan Ünal'ın rol aldığı '6 Haftada 6 Dans Dersi'ne anne kız gitmiş bulunduk.



Oyunda, yaşlı, zor ve huysuz görünen bir kadın ile ona dans dersi vermek için evine gelen genç, zor ve huysuz görünen bir dans hocasının ilişkisinden bahsediliyor. İlk başta birbirlerine yabancı olmalarından dolayı birbirlerinden gizledikleri duyguları, korkuları, aşkları, kayıpları, yalnızlıkları, genel olarak hayat karşısında duruşları, beraber zaman geçirdikçe gün yüzüne çıkıyor, yer yer duygusal, çoğunlukla komik repliklerle oyun sürüyor. Rolleri gereği 6 ay dans dersi alan oyuncuların performansları süper, insanı dansa başlamaya teşvik ediyor (umuyorum, mesaj ulaşmıştır...). Her dans için özel olarak seçilen kostümler de süper, hele Ünal'ın çok renkli gömlekli hali var ki, iki kelimeyle göz kamaştırıcı;).

12 Aralık 2009 Cumartesi

Sinbad and the Jewel of Miracles



British Community Council'ın bu sene sahneye koyduğu ilk oyun, Sinbad and the Jewel of Miracles oldu. Geçtiğimiz mayıs ayında sahnelenen Little Shop of Horrors bir müzikal iken, bu sefer sahnelenen oyun bir Pantomimdi. 'Pantomim de nedir?' diyecek olanlara ufak bir açıklama... Geleneksel İngiliz Pantomimi, Noel zamanında oynanan, hem çocukları hem de büyükleri eğlendiren komedi gösterisi. Çoğu kimse klasik İngiliz Pantomimini sessiz sanat olan Mim ile karıştırırmış ama esasında İngiliz oyunu olan Panto'nun uzun bir geçmişi varmış ve Kraliçe Viktorya döneminde bugünkü bilinen formatına geliştirilmiş.



En az bizim müzikal kadar eğlenceli bir oyun olan Sinbad'a neden katılmadığımıza gelicek olursam, geçen sene ki oyunda aldığımız bir çok sorumluluktan sonra, bu sefer iş yoğunluğumu kendime bahane ettim. İşin doğrusu ise, bir kere daha bu sorumluluğun altına girecek cesareti kendimde bulamadığım demek sanıyorum. Yine de poster, bilet, broşür için elimden geleni ardıma koymadım. Bütün basılacaklar baskıya gittikten sonra da, kendimi azadettim ve bir çocuk gibi şov gününü bekleme başladım. 4 seans olarak sahneye konan oyun, genelde pantomimlerde olduğu gibi ters dönen rolleri, çoluk çocuk kalabalık kadrosu, bol kostümü, müziği ve sürekli olarak beklenen seyirci katılımı ile güzeldi. Sahne tasarımları, prop detayları, kostümlerin modelleri, kumaşları, ayrıntıları çok zevkliydi. Ama herşeyden güzeli, salonun ağzına kadar çocuklar ile dolup taşmasıydı. Dolu derken, son dakikada cumartesi pazar seanslarına 2 kişilik bile yer kalmadığını öğrenmek hem sevindirdi, hem canımı sıktı. Neyse ki, Nikki'nin bizi, bir şekilde yer buluruz diye davet etmesiyle sorun çözüldü.

1 Kasım 2009 Pazar

velosipet ile bir hafta sonu


The Flying Scotsman

2006 yapımı İngiliz filmi Uçan İngiliz, İskoçyalı bisikletçi Graeme Obree'nin hayatını konu alıyor. Büyük bir heyecanla dünya bisiklet şampiyonasına hazırlanan Graeme, çocukluğunda yaşadığı olayların etkisinden kurtulamıyor ama onu çekemeyenlerin takmaya çalıştığı çelmelere rağmen, başarıya giden yoldan çıkmıyor, yavaşlasa da, sendelese de yine eski temposunu tutturuyor. Umudunu kaybettiği anlarda, yine ve yeniden başlamak nasıl olurmuş ve istedikten sonra başarmamak için bir sebep yokmuş dedirtiyor. Yeni mottomuz budur...

Film sonrası gaza geldikten sonra, belki baya alakasız ama kitap fuarına gitmeye niyetlendik. Lise belki ortaokul yıllarından beri istememe rağmen gitmediğimi farkettiğim fuar, ne kadar uzak olsa da, bardaktan boşanırcasına yağmur yağsa da ulaşılmaz gelmedi. Madem aklımızdan geçti, madem bir anlık bile olsa niyet ettik, gidelim dedik.

Saatlerce fuar alanını gezmek hayalimde canlandırdığım farklı gerçekleşti. Kitaplarla dolu rafların arasında dolaşmaya, kitap kapaklarına bakmaya, gözüme kestirdiklerimin arkalarındaki yazıları ya da seçtiğim rastgele sayfaları okumaya bayıldığım kitapların arasında aldığım keyif, alana akın etmiş insan kalabalığı ile eziyete dönüştü. Sanki pazar tezgahındaki kıyafet yığını içinde cebelleşiyorum... Sonuç, elimizden geldiğince dolaşmak ve çoğunlukla aklımızda olmayan kitapları satın almak oldu. İşte onlardan biri ama oldukça keyiflisi, Velosipet ile Bir Cevelan.



1900'e doğru İbnülcemal Ahmet Tevfik tarafından yazılan kitap aslında bir seyahatname, hemde edebiyatımızdaki ilk bisiklet seyahatnamesi imiş. Kitapta 1890 yıllarının sonunda İstanbullu bir bisiklet meraklısı gencin Bursa ve çevresine yaptığı ilginç gezi anlatılıyor. Bugünlerde bütün imkanlardan rahatça yararlanarak (ulaşım- yemek- dinlenmek vs.) seyahat edenler ve hatta gezip gördüklerini, yiyip içtiklerini bloguna yazıp herkesle paylaşan bizler için pek sıradışı bir eylem değil bu ama hem ilk bisiklet macerası olması açısından, hem de gezi sırasında görülen mekanları, insanları, hayvanları, doğal kaynakları ve genel olarak imkanları betimlemesi açısından enteresan ve bilgilendirici. Yaklaşık yüz sene önce, Bursa- Yenişehir- İnegöl arasındaki şehir merkezlerinde ve köylerde insanlar tarafından karşılanışları, bisikletin nasıl gittiğini izlemek için binbir rica minnet ile yazardan bir tur atmasını isteyişleri, gittikleri yerlerde istedikleri soğuk suyu ya da her hangi bi yemeği bulmanın mümkün olmadığı bir dönem bahsedilen. İmkansızlıklara rağmen, bu da bir başarı öyküsü.



...ki zekanın yarattığı güzelliktir
Çevik, uyumlu ve kaprissizdir.
Hızlılıkta saba rüzgarını kıskandırır,
Herkesin bildiği kural,
Eğer benzeri olsaydı,
Ona sürat katarı denirdi.
Ama onda yine büyük fark var,
Onda çok 'siklet' var...
İbnülcemal Ahmet Tevfik
Velosipet ile Bir Cevelan s.102

29 Ekim 2009 Perşembe

Bayrak



Taksim meydanındaki bayrağın ne kadar büyük olduğunu günlerden 29 Ekim olana kadar farketmemişim. Meydanın genel olarak soğuk olmasına, şiddetli rüzgarda eklenince her daim soğuk olan ellerim ve ayaklarım yine beni şaşırtmazken, hızla esen rüzgarda hafifçe sallanan, dalgalanan ve zevkle şekilden şekile giren bayrak beni şaşırttı. Durdum ve bi süre onu izledim. Etrafıma bakınca, yalnız olmadığımı farkettim. Bi de araştırınca 96 metrekare olduğunu öğrendim!

18 Ekim 2009 Pazar

(1000) DAYS OF ME

Araya giren yazdan sonra tekrar sinemaya gitmek çok hoş. Filmekimi'nin içimdeki, unutulmaya yüz tutmuş sinemaya gitme isteğini açığa çıkarması sonrasında, istediğimiz filmlere bilet almakta geç kaldığımızı öğrenmemiz pek hoş olmadı ama etkinlik bizim için itici bir unsur oldu. Bugün pazar, uykum var, televizyonda da izlenecek saçma sapan şeyler var, vs vs gibi üşengeçlik üstüne uydurduğumuz fikirlerimizden arınıp, yollara düştük Damla ile.



Esasında filmimizin adı, (500) DAYS OF SUMMER. Türkçeye çevrilince olmuş AŞKIN (500) GÜNÜ... Bana göre (1000) DAYS OF ME de olabilir ama neyse... Ayrıca türkçeye Aşkın 500 günü diye çevrilse de, bu bir aşk filmi değil. Şükürler olsun, bu film benim gibi hisseden başkaları olduğunu bana gösterdi. Karaoke ve İkea sahneleri, aşık olan insanın ruh hali! ve müzkler keyifliydi. Belki bişi öğrenirim diye düşünerek gittiğim filmde, bazı şeyleri zorlamanın aleminin olmadığını bir kere daha idrak etmek, bir şekilde hoşuma gitti.

3 Eylül 2009 Perşembe

Kalbimdeki Yabancı



Yalıkavak Merkez'de yürürken gözüme bir afiş ilişti. Öğlen yemeği sırasında çevredeki direklerin tepelerine bağlanmış hoparlörlerden yine aynı konuda bir anons geldi. Önce arabasını yanlış bir yere parkedenleri plakalarıyla uyaran kadın, sonra bütün Yalıkavak halkını Yalıkavak Açık Hava Film Festivali'ne davet etti. Doğma büyüme İstanbul'lu biri olarak, küçük yerleri ve imkanları dahilindeki alışkanlıklarını çok seviyorum. İstanbul'da olsam, duvarlara yapıştırılmış posterlere dönüp gözümün ucuyla bile bakmazken, sadece ses kirliliği gibi gelen anonslara kulak tıkarken (çünkü çoğu zaman beni ilgilendirdiğini düşünmüyorum), burda kısıtlı sayıda aktivite olması ve onlardan haberdar olmanın başka yolu olmaması nedeniyle, insan daha bi merakla çevresine bakıyor, olan biteni takip etmeye çalışıyor. Yok burda biletix'e falan gerek... kadının biri tüm halkı hoparlörden sinemaya davet edince yetiyor. Eylül sonuna kadar devam edicek festival, 3-4 gün arayla Yalıkavak'ın farklı mahallelerinin meydanlarında eski Türk filmleri oynatarak devam ediyor.



Duyuruyu duyduğumuz günün akşamı, bir film olduğunu öğrenince hemen planlarımı yaptık ve sinemaya gitmeye karar verdik. En son ne zaman sinemaya gittiğini hatırlamayan biri olarak, çok süper bir fikir gibime geldi bu. Mahalleyi bulmak için baya bir yol gitmemize ve saatinden erken başlayan filme rağmen, bizi karşılayan manzara çok keyifliydi. Belediyenin sıra sıra dizdiği sandalyeleri doldurmak yerine, çoğunluğu arkadaki bahçenin duvarına sıra sıra oturmuş halk ve bol bol çekirdek çıtlama sesi, babaannemi ve annemi maziye götürürken, bana benim hiç bilmediğim farklı bir eğlenceyi tattırdı. Yukarı Gökçebel Çamlık Mahallesi'nde oynayan ve 22.30'da başlayan 'Kalbimdeki Yabancı', 1968 yapımı bir Türk filmiymiş. İzzet Günay ve Semiramis Pekkan'ın baş rolleri paylaştığı film, hem komik hem eğlenceli, çekimleri de baya başarılıydı. Filmin büyük bir kısmında başroldeki kadının Ajda Pekkan mı, yoksa Semiramis Pekkan mı olduğunu üzerine iddialar döndürdük aramızda. Bi de arada Jandarma otosu arka tarafa çekip film izlemeye gelince, filmi izlemenin yanı sıra etrafımı izlemekten kendimi alamadım.

17 Haziran 2009 Çarşamba

I Love You, Man!



Subat ayinda Times Square dolaylarinda afisini gorup, ben bu filme giderim demistim kendime. Sanirim, "How I Met Your Mother"dan Marshall olarak tanidigimiz ve beni cok gulduren Jason Segel'i dev afiste gormekten etkilenmis olabilirim. Film Istanbul'da vizyona girince, gnçtrkcll sagolsun aninda haberdar etti bizi. Promosyonlari ile zaten genelde bizi kandirirlarken (...) bir de "boğaz havasında sinema keyfi" deyince, direk tav olduk. Kuruçeşme Arena'da acik hava sinema cok keyifli olur diye dusunduk, bu organizasyondan keyif alabilecek dostlarimiza haber saldik. En erken kacta gidebiliriz, kac zamandir gormediklerimizin yuzunu goruruz diye dusunurken, surekli degisen programimiz ile "hayatta araba ile gitmem!" dedigim yere araba ile gittik... Bilet parasinin uc kati kadar park parasi verdik... Otoparktan bol miktarda yuruduk, son dakika Arena'nin onune geldik. Bir de ne gorelim, rahat 100 kisi sirada bilet almayi bekliyor. Yoldaki stres yetmedi, bilet sirasi da gerdi. Gecte olsa iceri girdik, baya esiyor ama bogaz ruzgari dedik, gecen teknelerden gelen kolbasti ezgilerini kulak arkasi ettik, film sacma kabul ettik ama takilmadik, gulduk. Acik havada sinema cok keyifliydi. Bi de Istanbul'a yaz gelmis, haberim yokmus. Deniz de, sahil boyu da superdi. Daha cok gitmeli.

6 Haziran 2009 Cumartesi

Coraline



Coraline, turkcemize 'Koralin ve Gizli Dünya' seklinde cevrilmis Neil Gaiman tarafindan kitabi yazilmis, Henry Selick tarafindan yonetilip ekrana aktarilmis 3D ve stop motion animasyon. Fragmanlarini izledigimde bende merak uyandiran butun animasyonlar gibi icimi kipir kipir eden bu filme gidisimi istemeden erteledim uzunca bir sure. Sinemaya gitmek icin zaman bulamamak bir yana, kizinin gozlerine dugme dikmesini kabul etmesi karsiliginda her seye sahip olabilecegi bir dunyayi vaadeden annenin goruntusu beynime kazinmis haftalar once. Ama ne olduysa cumartesi gunu oldu. Ayaklarima kara sular indigi bir anda, dinlenmek icin sinemaya gitmenin cok iyi bir fikir olduguna karar verdim ve en yakin seans Coralin olunca, dugme gozluleri dusunmeden biletimi alip salonda yerimi aldim.

Yeni tasindiklari evde, annesi ile babasinin ilgisizliginden muzdarip bir kiz cocugunun hikayesini anlatiyor film. Filmin basinda evde oyalanmaya calistigi sahneler benim favorim iken, birden paralel bir dunya kesfediliyor ve hikaye dogal olarak yoldan cikiyor. Gercek hayati ile 'oteki' hayati arasindaki zitliklar arasinda gidip gelen Coraline, elinde olmayanlarin cekiciligine kapilsa da en basta (tamam, bende kapildim surekli olarak mutfaktan yukselen leziz yemek kokularina, Mr. Babinski'nin sovlarina, ziplayan farelere ve pamuk seker firlatan toplara;) yazarimiz aklini basina getiriyor kucuk kizin. Elindekiler ile yetinmeyi, cok isterse ve sabrederse istediklerine ulasabilecegini ona gosteriyor sonunda.

Film iyi idi, guzel idi belki ama ben daha cok sıkıldım, sonunu nasil getirecegimi bilemedim. Ayrica bu filmin beni yer yer germesi normalmis diye duydum. Filmin cogu yerde 'cocuklara macera yetişkinlere kâbus' seklinde lanse edilmesine hic sasirmadim. Izledigim cocuklar animasyon bile olsa, onu gercekmis gibi dusunmekten, olaylari fazlasiya ciddiye almaktan kendimi alamiyorum. Halbuki gerek yok, Kırmızı Başlıklı Kız ve Hansel ve Gratel gibi masallarda şiddet iceriyordu ama bunu yillarca kafama takmadim. Simdi Coraline'i takmak niye?

1 Haziran 2009 Pazartesi

Little Shop of Horrors



British Community Council, Istanbul'daki Ingilizleri temsil etmek uzere 1942 yilinda kurulmus bir kurul. Amaclari cesitli aktiviteler duzenlemek, Turk-Ingiliz iliskilerini kulturel, egitsel calismalar ve toplumsal duyarlilik projeleri araciligi ile gelistirmek ve guclendirmek. Speech Bubbles ise, BCC'ye bagli bir tiyatro toplulugu. Benim Speech Bubbles toplulugunu tanimam, Toni yengemin yillar yili kulis ve sahnedeki bir cok calismaya katkida bulunmasina ama esas merakimin baslamasi kardesim Gorkem'in bir kac sene once "Sleeping Beauty" oyununda ufak bir rol almasina dayaniyor. Her sene yeni bir oyunu izleme zevki cok hostu ama insan eninde sonunda keske bende onlarla sahnede olsam diye aklindan gecirmeden edemiyor.

2009 yilina girerken asla yapamam dedigim seyleri denemeyi aklima koydugumdan olucak, bu sene Ocak ayinda"Little Shop of Horrors" muzikalinin provalarinin baslayacagini duyunca, kendimi ve sahnelere hasret kaldigini bildigim Toprak'i resmen surukledim calismalara. Cogu Amerika, Ingiltere, Kanada, Avusturalya kokenli gibi yabancilardan olusan topluluk ile tanismamizla baslayan maceramiz, Mayis sonuna kadar haftada iki katilim gosterdigimiz provalar ile nasil gectigini anlamadan bitti gitti ve unutulmaz bir tecrube oldu bizim icin. Turk ve yabanci yeni arkadaslar edinirken, nesesi bol, kahkahasi bol zamanlar gecirdik hep beraber. Is hayatina dair, iliskilere dair, sorumluluk almaya dair o kadar cok sey ogrendik ki... Kendi adima belki kuliste gorev alirim diye dusundugum bu organizasyonda, sorumluluk almanin resmen suyunu cikardik ve alakali alakasiz bir suru ise gonullu olduk; poster, brosurden grup fotograflarina proplardan daha nicelerine el attik. Bu arada kendimizi koronun icinde, danslarin sarkilarin ortasinda bulduk, neredeyse en cok kostum degistiren "ensemble" ilan edildik.

Cok zaman ayirdik, emek harcadik, yorulduk, ayni sarkilari milyon kere dinledik, ustumuze vazife olmaya replikleri ezberleyip, kendimizi alakasiz danslar ederken bulduk ama gectigimiz haftasonu bunlarin hepsine degdigini gorduk. 29/30/31 Mayis tarihlerinde, yani 3 gunde 4 gosteri yaparak super bir is cikardi bu topluluk. Bizim de bir parcasi oldugumuzu bilen/bilmeyen ve israrlarimiza dayanamadigindan seyirci koltuklarinda yerini alan arkadaslarimiza tesekkur ediyor ve bu gosteriden en az bizim kadar zevk aldiklarini umuyorum.

Little Shop of Horrors, Howard Ashmen tarafindan yazılıp, müzikleri Alan Menken tarafından düzenlenen bir rock müzikali. İnsan kanı ile beslenen bir bitki yetiştiren, talihsiz çicekçi dükkanı çalışanının hikayesi olan müzikalin konusu, düşük bütçeli 1960 yapımı bir kara mizah filmine dayanıyor. Roger Corman tarafından yönetilen filmin, Menken tarafından düzenlenen müzikleri 1960larin rock'n roll, doo-wop ve erken Motown stilinde. Hikaye, kasabanın yoksul kesiminde batmaya yüz tutmuş çiçek dükkanı sahibi Bay Mushnik'in, kimsesiz ve saf Seymour'a sahip çikmasi ve ona bir iş vermesi ile basliyor. Seymour zamanını ayak işleri yaparak ve çiçekci dükkanındaki tezgahtar Audrey'i hayal ederek geçiriyor. Güneş tutulmasından hemen sonra, bir gün Seymour garip bir bitki buluyor. Bitkiyi satın alıp, ve ona Audrey II adını veriyor. Seymour'un bitkinin farklı bir iştah anlayışı olduğunu anlaması pek de uzun sürmüyor ama bu sirada bitki, Seymour'un Audrey'e olan delice aşkı gibi büyüyor... Hikaye aslinda bir insanin sohret karsisinda ruhunu seytana satisini ve bunun geri donussuzlugunu kara mizah ile anlatiyor. Cok enteresan, dusundurucu ve eglenceli bir hikaye!







16 Mayıs 2009 Cumartesi

Saturno Contro



Ferzan Özpetek'ten Bir Ömür Yetmez, gecen sene italya'da iken izlemeye basladigim ama sonunu teknik nedenlerle getiremedigim bir film. Damla'cik 'ozledimm!' diye arayinca ve bana bu filmi hatirlatinca, hafizami tazeleyim istedim, oturdum filmi bir kere daha izledim.

Kirkli yaslarina gelmis bir grup arkadasin dostluklari, iliskileri, hayati sorgulamasi etrafinda donen film, yer yer insani gulumsetirken bazen de uzuyor. Hepimizin icini fena yapan beklenmedik bir olay ile golgelenen hayatlar, birbirlerine destek olmalariyla gerektigi gibi devam ediyor. Hic birinin hic bir seyi kabullenmemesi, onun yerine birbirini anlamaya calismasi ve paylasmasi cok anlamli. Ne de olsa hayat kisa, omrumuz planladiklarimiza yetemiyor. Onemli olan tek sey, zamanin tadini cikarmak ki, bu da ancak sevdiklerimizle paylasmakla olacak... Ayrica Özpetek'in kadrajlari, cok trajik bir olay sirasinda kameranin ordan uzaklasip etraftaki diger alakasiz hayatlari da izleyiciye aktarisi, hayatin devam ettigini gostermenin cok guzel bir sekli. Kalabalik yemek masasi sahneleri ise hep favorim. Istiyorum ki, bende onlarin arasina katilayim.

4 Mayıs 2009 Pazartesi

Devrim Arabalari



Bugun bir cok insanin bilmedigi, bilenlerinde eksik ya da yanlis bildiginin soyledigini cok dramatik bir hikaye, Devrim Arabalari. 1961 Haziran'inda Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel'in ulke kalkinmasinin tartisildigi bir davette sinirlenip bu ülkenin otomobil bile üretebileceğini söylemesiyle baslayan ve bir cok insanin farkinda olmamasina ragmen basari ile sonuclanan, gercek bir hikaye. 23 muhendisin atildiklari bu macerada, oyle zorluklarla, engellerle, destek olacagina kostek olan insanlarla cevrili ki etraflari, insan sinirden kuduruyor. Anlasa da, "anlamak istemiyorum ben onlari" diyor Necip gibi. Cok basarili bir kadro, cok onemli bir hikaye ve kesinlikle izlenmesi gereken bir film. Daha onceden gitmedigime pisman oldum, 1 Mayis'ta tekrar gosterime girmesinden faydalanip gitmek gerek.

3 Mayıs 2009 Pazar

Danny Deckchair



Kanallar arasinda gezinirken rasladigim, once ne bu sacmalik diye baktigim bir film Danny Deckchair. Siradan hayatina renk katmak icin giristigi sakalardan, deneylerden biri yanlislikla basariya ulasinca, hayati bastan asagi degisen bir adamin oykusu. Ne kadar ucuk olsada, insan bir yerden sonra isin imkansizligi takilmiyor daha fazla. En iyisi kendini hikayenin oluruna birakmak ve bende sandalyeme bagli balonlarla buralardan gitsem diye dusunmek.

25 Nisan 2009 Cumartesi

Into the Wild



Kriz anlarinda, otur ve Into the Wild'i izle.
Son on dakikayi atla.
Aklini basina topla.

19 Nisan 2009 Pazar

Bayrak

Gectigimiz hafta, kendimi surekli olarak kulagimda telefon konusurken, elimin altinda klavye toplu mailler atarken buldum. Yapmaya calistigim sadece bir tiyatro organizasyonuydu, uzun bir suredir hakkinda konustugumuz ama bir turlu hayata geciremedigimiz... Baktim ki, 'Bayrak' CKM'de oynamaya baslamis, Caddebostan'a ayagimiza kadar gelmis, bende dayanamadim bilet aldim, hemde 40 tane! Ne olsa bizim kizlar istiyor diye dusundum, hem Rotaract kulubu olarak bir organizasyon yapmak ne zamandan beri hayalini kurdugumuz bir seydi. Rahat rahat satariz biletleri, kalabalik kalabalik gider izleriz bu guzel oyunu gibime geldi. Meger ben hayal dunyasinda yasiyormusum, o biletlerin her biri burnumdan fitil fitil gelecekmis... Oyun oncesi kapida elimde biletlerle kalakaldim ama o kadar elimden geleni yaptim ki, bos koltuklari hic umursamaz haldeydim.



Oyuna geri donecek olursak, uzun zamandir nadir olarak gidebildigim tiyatrolardan en farklisi, guclusu ve carpicisiydi Bayrak. Basarili kadrosu, basit/pratik ama efektif sahne duzenlemesi ve cagimizin en buyuk problemlerinden biri olarak iletisimsizlik ana temasi ile oyun gercekten gorulmeye degermis dedirtti. Bazi arkadaslarimin verdigi spoilerlardan uzak durmak adina, ben hosuma giden bir cok detaydan bahsetmek kaciyorum simdilik. Icine ufacik bir merak bile dusen varsa, gitsin izlesin carsambalardan bir carsamba Beyoglu'nda.

18 Nisan 2009 Cumartesi

When Harry Met Sally



'When Harry Met Sally', Meg Ryan'in izledigim en eski filmi olarak arsivime eklendi bu aksam. Tamam komik, tamam romantik ama 1989 yapimi 'When Harry Met Sally' nin Sally'si, 1998 yapimi 'You've Got Mail' daki Kathleen Kelly'nin yerini tutmadi bende.

Yalniz bir kere daha anladim ki; ne kadar reddedip bazi seyleri kabullenemiyor olsamda, tek istedigim “…And it’s not because I’m lonely, and it’s not because it’s New Year’s Eve. I came here tonight because when you realize you want to spend the rest of your life with somebody, you want the rest of your life to start as soon as possible.” diyebilmekti sanirim.

22 Mart 2009 Pazar

Kalküta'nın Çocukları



New Yorklu fotoğrafçı Zana Briski, Kalküta’nın genelevler mahallesinde çalışan kadınların fotoğraflarını çekmek için Hindistan'a giderken, olayların nasıl gelişeceğinden habersizmiş. Kalküta'da bir süre yaşadıktan ve insanlarla zaman geçirdikten sonra; kadınların yaşadığı zorluklardan çok, bu kadınların çocuklarının hayat şartları kanına dokunmus, onu üzmüş. Yabancılar kadar, kendi aileleri tarafından da hor görülen, hiç bir fırsat verilmeyen, yemek, oynamak, öğrenmek gibi temel ihtiyaçları bile karşılanmayan bu çocuklara bir şans vermek adına en iyi bildiği şey olan fotoğrafçılığı bir araç olarak kullanmaya karar vermiş. Bu çocukların, kendi hayatlarından enstanteneleri kendilerinin belgelemesinin doğru olacağından yola çıkarak; onlarda yeni, farklı, sorgulayıcı ve yaratıcı bır bakış açısı geliştirmek için onlara fotoğrafçılık dersleri vermeye başlamış. Seçilen 8 çocuğa, belirlenen süre zarfında 35 mm'lik basit kameralarla ilgili dersler vermiş, onları hayatlarında hiç gitmedikleri ve gidebileceklerini hayal edemedikleri yerlere gezilere götürmüş, egzersizler yapmışlar, çektikleri fotoğraflar üstüne konuşmuş, tartışmış, fikirler üretmişler.'Kalküta'nın Çocukları' belgeseli de, işte bu uzun soluklu projenin sonucunda ortaya çıkmış.


Suchitra, 14
"When I have a camera in my hands I feel happy. I feel like I am learning something...I can be someone."


2004 yılında en iyi belgesel ödülüne layık görülen film, olayların cereyan ettiği mekan dolayısıyla yer yer insanın canını sıksada, geçtiğimiz senelerde çocuk esirgeme kurumlarında çocuklara fotoğraf eğitimi vermeye çalışırken yaşadığım zorluklardan benzer görüntüler sergilediğinden filme yakınlık hissettim. Konusu dolayısıyla film hoşuma gitti. Bütün pozitif düşüncesine, iyi niyetine rağmen Briski'nin yaşadığı zorluklar gayet güzel aktarılmış. Fotoğrafçının Hindistan'da yaşadığı (fakat kendisi Amerikalı olduğundan hiç anlam veremediği)bürokratik engelleri hiç şaşırmadan izledim. Beraber çalışılan 8 çocuğun hikayelerine ve ortaya çıkardıkları fotoğraflara tek tek yer verilmesi, ayrıca bu çocukların bir eğitim kurumuna yazılması için Briski'nin gösterdigi çaba görülmeye değer. Proje ne kadar başarılı olmuş, zaten başarılı olma şansının yüzdesi neymiş tartışılır... Ama en azından Briski denemiş ve fark yaratmanın ne kadar zor olduğunu, değişimin anında gerçekleşmesinin imkansız olduğu bir kere daha kanıtlamış diye düşünüyorum. Çocukların hayatlarına yaptığı dokunuş ufakta olsa, elbette ki çok değerli. Hatta 8 çocuktan birinin önce Amsterdam'da dünyanın çeşitli yerlerinden gelen çocuklarla bir fotoğraf workshopuna katıldığını, ülkesine döndükten sonra başarıyla bitirdiği okulunu takiben Amerika'da üniversiteye yazıldığını ve devam ettiğini söylesem, dokunuşların aslında o kadar da küçük olmadığını sizde görebilirsiniz.

Proje yürütülürken Zana Kids with Camera gibi bir oluşuma da gitmiş. Bu yolla hem proje tamamladıktan sonra çocukları takip edebilmeyi (edebilmemizi), hem de farklı yerlerde hayata geçirilmeye başlanan aynı projenin kurumsal bir hale getirilmesini sağlamış. Gerçi kendisi yeni projelerde bizzat yer almıyormuş, cünkü Zana hayattaki ilk ve tek en büyük aşkı hayvanlara, böceklere ve doğal hayata, onların fotoğraflanmasına geri dönmüş...

Sonuç olarak, hoş ama acıklı bir belgesel. Çocuklarla ilgilenmekten zevk alan, fotoğrafçılığı insanın ufkunu genişleten, soru sorduran ve insanı düşündüren bir eylem olarak görenlere, ya da Kalküta da neresiymiş, orada neler oluyormuş diyenlere tavsiye edilir.