galata etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
galata etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Mart 2012 Salı

Kriz anı yönetimi



Bu aralar Be Made Ceramic Works pek hareketliydi. Kendi koşuşturmacam arasında hiç yardımcı olamadım ama arada uğrayıp Patroniçe'nin kriz anını ne kadar güzel idare ettiğine şahit oldum. Ufacık atölyede şarkılar ve tatlılar eşliğinde sabahın köründen gecenin körüne çalışıp durdular, yaratıcı dokunuşlarla birbirinden güzel şeyler ortaya çıkardılar :)



Bir de el emeği göz nuru ürünlerin değerinden anlasa keşke bazı insanlar...

19 Şubat 2012 Pazar

Kule macerası



Yıllar sonra Galata Kulesi'ne çıktım bugün. Sonunda kulenin dışından değil, içinden fotoğraflarla yazılmış bir Galata yazısı bu. Mrl'ın ısrarlı program tekliflerinin ne kadar keyifli organizasyonlara dönüşebileceğinin kanıtı gibiydi kulede kahvaltımız. Fantastik bir mekan, hoş bir kahvaltı, yükseklerde bir buluşma:) Kocaman camları sayesinde aydınlık bir mekanmış kulenin restoran kısmı. Camın önünde kedi gibi bekleyen martıları ise oldukça evcil..



Yoğun çalışma programları, yurt dışında ikamet etme durumları gibi hallere rağmen, az fireyle kalabalıktık yine. Son durumları, yeni aktivitelerimizi, Giyçek'in basın sayfasının yeni yüzünü konuştuk durduk.



Kulede uzun uzun yaydık.. Sonra balkona çıktık.






Çıkışta kullandığımız asansörde uzun sırayı görünce, yürüyerek inelim dedik. İyiki de öyle yapmışız. Kuleden manzara seyri kadar, inişimizde uzun ve eğlenceliydi:)

27 Nisan 2011 Çarşamba

Felekten bi gün


Bugün felekten bir gün çaldım! Bir sene boyunca kendimi o kadar sıkmışım ki, daha yeni anladım. Biliyorum çok şanslıyım, biliyorum çok keyifli bir işim var, biliyorum benim yerimde olmak isteyen bi dolu insan var (bunu tahmin etmiyorum, her gün stüdyoya gelen bir çok insandan kendi kulağımla duyuyorum) ama insan rutine düştüğü anlarda boğuluyor gibi olabiliyor. Çevremden aldığım tepkilerden dolayı, sıkıntımı paylaşmak içime atmaktan daha kolay mı geliyor ne?! Kendimi ne kadar dört duvar arasında sıkışmış gibi hissetsem de ara ara, kendime nefes alacak bir aralık yaratmayı başaramamışım sonuç olarak. Hem de Galata semalarında bunun bir sürü yolu olmasına rağmen...

Komşuculuk oynamamız Brr'nın bize misafirliğe gelmesinden ibaretti bugüne kadar ama yıllar sonra zincirlerimi kırdım ve iadeyi ziyaret yaptım. Bugün be made Ceramic Works'e gittim.
Allahım, o nasıl güzel bi mekan, ne kadar tatlış insanlar ve yerden tavana kadar birbirinden güzel işler! Rozetlerinin zaten hastasıydım.. Kendi rozetimi kendim yapmaya çalışmak daha da keyifliydi.



Be Made'in birbirinden 'tatlış' işleri IKSV Tasarım'da ve White Mill Cafe'de görülebilir.

26 Eylül 2010 Pazar

Kırım Kilisesi

İçerinin karanlığından bunalıp, kapının önüne çıktığımda ferahlıyorum. Hava açık ya da kapalı, hatta bazen kokulu olsun, her daim bizi karşılayan esinti kafamın dağılmasını sağlıyor. Eco ile Çarşaf'ın şebekliklerine, Çarşaf'ın yavrularının şaklabanlıkları da eklenince, sokak iyice eğlenceli bir hal alıyor. Sokak esnafının yaptığı gibi, sabahtan akşama sokakta oturasım geliyor... Kapıda boş boş oturmak güzel olabilirdi gibime geliyor bazen ama kapıya çıkmanın da kaçınılmaz sonuçları yok değil. Bir türlü pas geçemediğimiz sorular var ki, mecburi hizmete bağlamamak mümkün değil...

1- Bu bina da iyiymiş! Ne istiyolar, biliyor musunuz?
2- Galata Mevlevihanesi'ne burdan nasıl gidebilirim?
3- Kırım Kilisesi ne tarafta kalıyor?

İlk sorunun cevabını biliyorum ama bulaşmak istemiyorum doğrusunu söylemek gerekirse. Galata Mevlevihanesi'nin de yerini biliyorum ama uzun süredir restorasyon altında olduğundan kapalı olduğunu söylüyorum. En sevdiğim soru olarak üçüncü soruyu seçiyorum. Düz gidip, sağa doğru aşağı kıvrılan yokuşu takip edin. Sağda...



Diyorum, diyorum ama 'bir kere gittin mi sen her dakika yolunu tarif ettiğin bu kiliseye?' diye de kendime sormadan edemiyorum, yani edemiyordum. Geçenlerde şeytanın bacağını kırdım. Dnz bir davet düzenledi de, sonunda ben de meşhur kiliseyi gördüm!

Kırım Kilisesi (Crimean Memorial Church), Beyoğlu'nda bir Anglikan Kilisesi. 1858'de Abdülmecit'in izni ile temeli atılan kilise 1968'de tamamlanmış. Neogotik tarzda yapılan kilisenin bahçesinde anlatıldığı söylenen öykü ise, benim kulağıma ancak internetteki araştırmalarım sonucunda geliyor.


Foto. Deniz Önder

İstanbul'daki Anglikan Kilisesi'nin kuruluş öyküsünde ise İngiltere kralı değil, Osmanlı padişahı var: Sultan Abdülmecit... İngilizler ve Fransızlar Rusya'ya karşı Osmanlı'yı Kırım Savaşı'nda bir güzel kullandıktan sonra Abdülmecit aşka gelmiş, İngilizlere İstanbul'da bir kilise inşa etmeleri için izin vermiş. Yer olarak da eski bir Rum mezarlığını göstermiş...

Bu sırada, İngiltere'de 1837'de tahta çıkan Kraliçe Victoria 'nın dönemi sürüyor. Kraliçe Victoria, Anglikanlar için İstanbul'da bir kilise yapımına izin veren Abdülmecit'e mi, yoksa kilisenin açılışı anısına Abdülaziz'e mi orası belli değil ama Osmanlı padişahına, Londra'da yollara yeni çıkmış bir otomobil hediye ediyor. İstanbul'a ilk otomobil böylece geliyor ve şeyhülislam efendinin verdiği ''şeytan işidir'' fetvası üzerine otomobil Sarayburnu'ndan denize atılmak suretiyle imha ediliyor!
Arkitera

1970'lerde cemaati azaldığı için kapatılan kilise, 91'de Sri Lanka'dan gelen Anglikan sığınmacılarla tekrar hayat bulmuş. Sık sık işittiğimiz kilise çanı, artık onlar için çalıyor. Kilisede kurslar düzenleniyor. Bir de İngiliz turistlerle, Galata'nın dar sokaklarında keşif gezisine çıkmış turistler önce bize yol soruyor, sonra kilisenin kapısını çalıyor.

5 Haziran 2010 Cumartesi

'Söyle Rabbin kimse O'na tapayım!'



Mekanlar tanıdık, insanlar tanıdık, durumlar hepsinden tanıdık.
Uzak ihtimal, o kadar sade ve içten ki, film izliyor gibi hissetmiyor insan kendini. İstanbul Galata'da bir caminin genç müezzini olan Musa ile rahibe olmak isteyen bir genç kızın, Clara'nın karşılaşması ve aralarındaki durumun hikayesi belki her gün karşımıza çıkacak cinsten değil ama böyle bir şey olsa ne kadar uç bir örnek olur diye aklımızdan geçecek cinsten. İnsanlık halleri bu kadar yalın ve doğru anlatılır gibime geliyor. Film resmen '...hayat işte bu ya..' dedirtti. Dışardaki bütün bu kalabalığa rağmen aslında ne kadar yalnız olduğumuzu bi kere daha farketmemi sağladı filmin sessiz akışı... Bu arada Görkem Yeltan'ın oyunculuğu süper, Nadir Sarıbacak'ın oyunculuğu onu gerçekten de müezzin sandıracak cinsten. Pek çok beğendim.

30 Mayıs 2010 Pazar

Saksı



Galata'da sıradan bir gün...

Bu sefer önümüze bir saksı düştü.
Kimse üstüne alınmadı.
Açılış sırasında gelen çiçeklerimize bir yenisi daha eklendi, kırmızı açacağını düşündüğüm bir sardunya;)

Buraları seviyorum.
Pek yakında sadece Galata hakkında bir blogla gelmem yakındır.

28 Mayıs 2010 Cuma

Galata'da Perşembe

Günlerden perşembe ve hava 25 derece olunca, Dml Galata'ya geldi ve iş çıkışı Galatamoda'nın yolunu tuttuk. Adı Galatamoda olmasına rağmen bu sefer Odakule'nin arkasındaki park alanında düzenlenen organizasyona Mrv'nin ertesi gün 3 tutturacağı lotoyu oynamasının dışında hızlı hızlı yürüdük. Beklediğimden çok daha güzel bir organizasyon alanı karşıladı bizi. Ahşap bir iskelenin üstünde yürüyormuş hissi yaratan yerleri, moda tasarımcılarının yanyana dizilmiş bölmeleri, ortada yeme içme bölümü, Milano sokaklarından fırlamış görünümlü gençleri ile bir an nerede olduğumu şaşırdım. Aida Pekin'in kolyelerini, Bahar Korçan'ın elbiselerini, farklı kuplardaki üstleriyle Mehtap Elaidi'nin tasarımları beğendim.



Galatamoda çıkışı 'nerde yesek, her seferinde yeni bir yer keşfetsek' düşüncesinden sıyrılıp, Dml'nın Mano ile hala tanışmamış olduğunu düşünerek (ertesi gün yediklerime dikkat etmeye başlayacak olmamın da bunda bir etkisi olmuş olabilir...) artık rutin olarak uğradığımız burgercimizin yolunu tuttuk. Siparişimiz klasik Ottoman Burger Menü...



Yemek sonrası çay muhabbeti için meşhur Konak Pastanesi'ne gitmek kaç zamandır isteyip yapamadığımızdı. Terasının manzarası dillere destan olduğundan, Lastik Pabuç'un önündeki sokak partisini direk pas geçerek Konak'ın merdivenlerini tırmandık. Terasa çıktığımda resmen gözlerime inanamadım! Ben böyle manzara görmedim... 1 numaralı masanın yanındaki masayı kapıp, çay eşliğinde ekler ve çilekli tart siparişi verdik. İhtişamlı Galata Kulesi'ne mi bakalım yoksa güzelim dolunaya mı, eski İstanbul ile sahili süsleyen korsan gemilerine mi bilemedik. Tekrar Konak'a gidilecek o kesin ama hava kararmadan.

19 Mayıs 2010 Çarşamba

Yangın

Gün geçmiyor ki, bizim sokakta bir olay olmasın. Olaylardan bazılarını yazmaktan kaçınmama rağmen, yanımızdaki otoparkta bulunan bir arabada çıkan yangını yazmadan duramayacağım sanırım.



Yangın bu, her zaman her yerde karşımıza çıkabilir, yani çok üzücü ama enteresan olan bu değil. Enteresan olan, alevlerin bir türlü zaptedilememesi ve bu olayın bir aksiyon filmiymiş gibi her yaştan oldukça kalabalık bir seyirci kitlesi toplayabilmesi...


Biz sakin sakin dükkanımızda otururken, normalde oldukça sakin olan sokağımızdaki koşuşturmaca dikkatimizi çekti. Bir baktık ki, alevler ve dumanlar sarmış ortalığı. Uzun zamandır arabasını otoparktan çıkarmayan bir kadının kontağı çevirmesiyle araba alev almış. Öncelikle esnaf toplanmış, herkesin ellerinde yangın tüpleri... O kadar yakınımızda olunca biz de merak ettik, köşeden bir bakalım dedik. Baktık baktık ama olayın sonlandığını bir türlü göremedik. O sırada Okçu Musa İlköğretim Okulu da boşaldı, çocuklar doluştu olay yerine. Üst üste yangın tüpleri sıkılmasına rağmen, alevler bana mısın demedi. İtfaiye arandıktan sonra, sesi gelmesine rağmen kendisi bir türlü gelmedi. Süre uzadıkça, sinirler gerildi. Yoldaki çalışma ve yanlış yerlere park edilen araçlar dolayısıyla İtfaiye aracı hiç gelemedi... Düşünmesi bile korkunç, iyi ki bir konutta böyle tatsız olay yaşanmadı. Bir baktık, ellerinde tüpler ile yürüyerek geldi ekip ama yetmedi. Bütün mahalle var gücüyle, el birliğiyle çalış, su varili üst üste doldurulup yol yapımında kullanılan kepçeyle alevlerin üstüne döküldü. Biz de olaya bir tüp ve kova ile katılmış bulunduk, yine de alevlerin kontrol altına alınması yarım saatten uzun sürdü. En son polis ekibi de gelince, bize yetti bu kadar atraksiyon ve sakin dükkanımıza geri çekildik.


14 Mayıs 2010 Cuma

Şiir Festivali

Geçtiğimiz günlerde Uluslararası İstanbul Şiir Festivali vardı. Şiirlerle pek arası olmayan bir insan olmama rağmen, Galata sokaklarının duvarlarını kaplayan Galata Kuleli festival afişleri bi fikir sahibi olmamı sağlamıştı. Üstüne üstük Dml'nın Lübnanlı şair Joumana Haddad'a sahnede eşlik edeceğine öğrenince festivalin Galata ayağına katılmak kaçınılmazlaştı. Işıklandırılmış kulenin altında kurulan sahnede, 9 şair farklı dillerde şiirler okurken, izleyicilerin çoğunun yabancı olması ise hiç şaşırtmadı.



Festival sonrası, Mano'da bir burger kaçamağı yapıp, Yeni Türkü konseri için tekrar meydana döndük. Şarkıların güzelliğine, meydanın ışığı ve enerjisine, alanın kalabalıklığına rağmen bir şeyler eksikti yine. İçim, dışım o eksiği aradı ama bulamadı...

Joumana Haddad (Lübnan)

Şair, tercüman ve gazeteci. 1970 yılında Beyrut’ta doğdu. Eleştirmenlerden büyük övgü alan çeşitli şiir kitaplarının yazarıdır. Kitapları birçok dile tercüme edilmiştir. North South Ödülü ile Blue Metropolis Al Majidi Ibn Dhaler Arab Edebiyat Ödülü aldığı ödüller arasındadır. Umberto Eco, Paul Auster, Jose Saramago, Peter Handke, Elfriede Jelinek ve benzeri bir çok uluslararası yazar ile röportajlar yapmıştır. Saygın “An Nahar” gazetesinin Kültür sayfalarının başındaki isim olmasının yanı sıra, IPAF edebiyat ödül kurulunun (The Arab Booker) direktörü ve Jasad dergisinin baş editörüdür.

Ziyafet (Joumana Haddad - Banquet)

Karşına oturduğumda, yabancı,
Ne kadar zamana ihtiyacın olduğunu biliyorum
Aramızdaki mesafeyi gömmek için:
Sen zekanın doruğundasın,
Ben de ziyafetimin başında,
Sen, lafı nasıl açacağını düşünürken
Ben,
Ciddiyet kisvemin altından,
Seni silip süpürdüm bile.

Kadın (Joumana Haddad - Woman)

Kimse bilemez
Ne söylediğimi sustuğumda,
Kimi gördüğümü yumduğum zaman
gözlerimi,
Nasıl coştuğumu kendimi coşturduğum
zaman,
Ne aradığımı ellerimi salıverdiğim zaman.
Kimse, hiç kimse bilmez
Ne zaman aç olduğumu, ne zaman
seyahat ettiğimi,
Ne zaman dolaşıp ve ne zaman
kaybolduğumu.
Kimse de bilmez,
Gidişimin bir dönüş olduğunu
Dönüşümün bir çekimserlik olduğunu
Güçsüzlüğümün bir maske olduğunu
Gücümün bir maske olduğunu,
Ve o gelenin bir fırtına olduğunu.
Bildiklerini sanırlar
Ve ben
bırakıyorum onları öyle sansınlar,
Ve çıkıyorum meydana.
Beni bir kafese kapatıyorlar
Özgürlüğüm onların bağışladığı bir şey
olsun istiyorlar,
Teşekkür edip boyun eğeyim diye.
Özgürüm yaşadığım baskının içinde ve
yenilgimle,
Mahpushanemdir istediğim!
Mahpushanenin anahtarı olabilirdi dilleri,
Ama dilleri arzumun etrafına dolanmış,
Arzum ise boyun eğmeğe hiç gelmez.
Bir kadınım ben.
Özgürlüğüme sahip olduklarını sanırlar.
Ve ben
bırakıyorum onları öyle sansınlar,
Ve meydana çıkıyorum.

30 Nisan 2010 Cuma

stok 60/70



Stok 60/70, Serdar-ı Ekrem'deki komşularımızdan, her gün kapısının önünden geçtiğim ama hiç bugüne kadar uğramadığım. Yerin hafif altındaki atölyemsi dükkanın vitrinindeki objeler, aksesuarlar her daim merak uyandırsa da, nedense düne kadar hiç içeri girmedim. Dün ne oldu bilmiyorum, bu sefer bütün birikmiş merakımla içeri daldım ve içeride toplanmış nostaljik mobilyalarla, aksesuarlarla keyiflendim. Mobilyalar da çok güzeldi ama telefon, vantilatör, polaroid makineler benim daha çok ilgimi çekti.





Sanırım burdaki koltuk, sandalye, masa ve dolapları ne kadar beğensem de alıp götürebileceğim bir yerim olmadığı için onlardan uzak durmayı tercih ediyorum. Yalnız bu durum daha ufak boyuttaki objeler için geçerli değil. Mesela, insanlar her ne kadar 'Sesin çok derinden geliyor!', 'Gözde, hala değiştirmedin mi bu telefonu?!...' ya da telefondan bir ses 'Dahili numarayı çevirmekte geciktiniz, tekrar deneyiniz...' diyip dursa da, ben nostaljik çevirmeli bir telefonu kullanmaktan vazgeçemiyorum. Neden bilmiyorum ama 30-40 sene önce tasarlanmış objeler çok daha özel ve estetik geliyor bana ve elbette daha sağlam, dolayısıyla onlardan daha fazlasını hayatımda istiyorum. Mesela yaklaşık 25 sene önce de babaannemin yeşil telefonunu kullanıyordum, bugün de stüdyoda hala onu kullanıyorum!



stok60/70@twitter

25 Nisan 2010 Pazar

Yeni Mekanlar, Eski Alışkanlıklar

Galata semti; her gün açılan tasarım ofisleri, butikleri, kafe ve restoranları ile uzun zamandır kendisine uğramayanları da, dibinde yaşayanları da şaşırtmaya devam ediyor. Bu hafta farkettim, sadece Serdar-ı Ekrem Sokak üstünde kapılarını açmaya hazırlanan 4 yeni mekan bulunuyor. Elbette ben de ne tip yerler açılacak merak ediyorum ama beni bu muhitte daha çok şaşırtan uzun yıllardır buranın sakini olan insanlar ve onların alışkanlıkları... Ki bu alışkanlıklar, hal ve tavırlar bazen beni şaşırtıyor, bazen kızdırıyor, bazen güldürüyor ama hep düşündürüyor...



Eski apartmanların çoğunda asansör yok, tahmin edileceği üzere. Ben metrodan çıkmış Şahkulu Bostan'dan aşağı yürürken 3. katın balkonundaki sepetli kadını görüyorum. Kadın hemen çaprazındaki bakkala deterjan ve ekmek siparisi veriyor, hesaba yazdırıyor, bende fotoğrafını çekmeyi kaçırmıyorum. Çok eğlenceli ve mantıklı gözüküyor bu sepet işi bana ve Milan'daki apartmanımızda ufacık bir şeyi unutsak 5 kat inip çıkmamız gereken merdivenlerini getiriyor aklıma! Bazen sürünerek bazen elimizdekileri sürüyerek inip çıktığımız..



Mahallenin mimli evlerinden biriyle, sokağın göbeğinde astıkları çamaşırları, fransız balkonlarında stokladıkları peynir kapları ile meşhur olan ailesiyle tanışma şerefine apartmanın en üst katında halı yıkamaya karar verdiklerinde erişiyorum. Fotoğraf çekmek konusunda acele etmem gerekmiyor çünkü yıkama işlemi yaklaşık 6 saat sürüyor. 6 saat boyunca, 4. kattan dökülen tazyikli su adete bir çin işkencesine dönüşünde sonunda dayanamıyorum, fotoğrafını da çekiyorum, iki çift lafta ediyorum.



Bir de mahallenin haşarı çocukları var ki, bir türlü sarfedemedikleri enerjileri içlerinde patlamasın diye, sağa sola saldırıp, düz duvara tırmanıyorlar. Bi bakıyorum kapımızın önündeki boyum kadar mazı ağacını yan yatırıyorlar, bi bakıyorum metro merdivenleri onların oyun alanına dönüşüyor. Bana da teyzelik yapıp, 'Dikkat edin, düşersiniz çocuğum!' demekten başka fazla bir şey kalmıyor.

18 Nisan 2010 Pazar

Serdar-ı Ekrem

Yakın zamanda büyük bir değişim bekliyor yeni mahallemi. Şahkulu Bostan Sokağı'nın tadilatı bitti biteli sıranın ne zaman Serdar-ı Ekrem'e geleceği konuşuluyordu sokağın esnafı arasında. Belediye'den aldığım bilgiler ufak bir sapma ile doğru çıktı ve sonunda çalışmalar başladı.



Yol dışında, bir çok yapının da restorasyonları ile gerçek bir değişim geçirecek sokağı fotoğraflarla belgelemek ne zamandan beri aklımdaydı. Çayın suyunu koyduğumu unutup, çıktım sokağa. Hava o kadar güzeldi ki, sayısız kültür turları katılımcıları yanımdan geçmeye başladı, bende bol bol fotoğraf çekmeye. Her gün gördüğümüz şeylere, bir süre sonra hiç bakmamaya başlarız ya, aynı şey tekerrür etmiş, ben burnumun ucundaki güzelliği göremez olmuşum onca zamandır. Her biri birbirinden farklı, birbirinden hoş detayları olan binaların detay fotoğraflarını almaya çalıştım. Çok yakında bu binaların döküntü görüntülerinin yerinde yeller eseceğini sanıyorum. Sokağımızın güzelleşeceği günü iple çekiyorum.


35 numara, hemen karşı kapımız. Fotoğraf makinesi ile gelip, fotoğrafını çekmeyen yok kadar az. Şimdilik sadece Eco'nun kulübesi konumunda. Satın almak için camındaki telefonu arayıp, fiyatı öğrenince hüsran geçirmeyen ise daha görülmedi.


35 numaranın birbirinden tatlı 3 komşusu.


45 numara. Kapı Tokmağı;)

Suyunu koyduğum çaya ne oldu diye merak eden olursa, dükkana geri döndüğümde Mrv'nin kendisini çoktan demlemiş olduğunu sevinçle gördüm ve sıcacık çayımı elime aldım. Ne kadar güneş olursa olsun, her daim esen dükkan kapısının önü çayla başka keyifli oldu. İlgililere duyrulur!

15 Mart 2010 Pazartesi

Fürreyya



Küçük işletmeleri severim, spesifik bir işi yapan ya da ürünü satan işletmeleri. Fürreyya Balıkçısı, Serdar-ı Ekrem Sokağının başında her gün önünden geçtiğim ama bir türlü içeriye giremedim miniminnacık bir restoran. Aylar geçmesine rağmen, iki masalı bu şirin restorana gitmek mümkün olmayınca ama bir sürü insandan üstüste methini duyup, bir de mekanın baştan yaratılmasına şahit olunca, 'Hadi gidelim artık!' dedik kızlarla. Daha çalışma saatleri ilan edilmemiş stüdyomuzdan 8'de çıktık, iki adımlık yolu bir çırpıda aştık.

Çok sempatik bir mekan ve çok lezzetli balıklar karşıladı bizi. Kimimiz klasik müzik eşliğinde ameliyata girişti, kimimiz ufak tepecikler oluşturdu tavada mezgitten. Balıkları tanıma sınavından resmen sınıfta kaldık hepimiz. Büyük, beyaz ve kılçıksız balık hayal edenler, mezgit ile baya bi hayal kırıklığına uğradı. Meğer Karadeniz ve Marmara'da yaygın olan mezgit, şubat ve mayıs arasında ürermiş. Boyu 20 ile 40 cm arasında değişirmiş. Bize küçükleri rastladı ama ne yalan söleyeyim, tadı damağımda kaldı.

a. Serdar-ı Ekrem Sokak No.2, Galata
t.0-212-252-4853

25 Ocak 2010 Pazartesi

Beyaz Galata



Kar beni genel olarak mutlu etti ama Galata'daki bir başka güzeldi. Serdar-ı Ekrem üzerindeki bir çok yıkık dökük, dolayısıyla kara ve kasvetli gözüken bina beyazla kaplanınca, sokak bi temizlendi, tipi değişti.

11 Aralık 2009 Cuma

Build Your Own Fashion

Serdar-ı Ekrem'in yeni gülü Building Idea Engineering, her gün kapısının önünden geçmeme rağmen mekanda düzenlenen partilere daha önceden katılma fırsatı bulamadığımdan, aslında sadece benim için yeni. Daha önce bir kaç kere içine girdiğim bu mekan, hem bir restoran hem de tasarımcıların kıyafet ve aksesuarlarını bize sundukları bir butik şeklinde oluşturulmuş. 17 metrelik merdiven masası dışında, kapıdan geçenleri sürekli selamlayan masa başındaki oyuncak kamyonları, enteresan içerikli menüsü ve seramik üzerinde sunulan yemekleriyle farklılığı zorlayan, yaratıcı tavırlarıyla bana her daim Milano'yu çağrıştıran bir oluşum...



Merve, Mehli ve benim, bir cuma akşamı bol yağmurlu, bol çamurlu bir GalataModa deneyimi sonrasında, Building'e gidiş nedenimiz ise, 'Build Your Own Fashion!' etkinliği. Building'in düzenlediği bu gece, tek düzelikten sıkılıp, her daim farklı tasarım arayışında olan moda tutkunları için. Fark yaratmanın peşindeki genç moda tasarımcılarını kendi çatısı altında toplamak ve Building'in yeni konseptini bu vesile ile gelenlere tanımak ise esas amaç. E genç moda tasarımcılarından biri olan Ceylan Zigoşlu da bizim üniversiteden sınıf arkadaşımız olunca, bizim de Building'e gitmemiz kaçınılmaz bir durum oldu. Ceylan'ın neler yaptığına gelirsek, genelde koyu renklerin hakim olduğu ciddi koleksiyonlar arasında, Ceylan'ın canlı renkler tercih ederek oluşturduğu koleksiyon diğerlerinin oldukça farklı ve çekiciydi. Keçeler, düğmeler, çengelli iğneler kullanarak hayat verdiği vatkalar ise çok eğlenceli.

26 Nisan 2009 Pazar

Camekan Sokağı



Bankalar Caddesi ustundeki Kamondo Merdivenlerinden yukari cikip, Avusturya Lisesi, Avusturya Sen Jorj Hastanesi ve Beyoğlu Göz Hastanesini gectikten sonra, vitrinin arkasi cesit cesit tatlilarla dolu Konak Pastanesi'ni sagima, Bereketzade Camii'ni soluma aldim ve sonu Galata Kulesine cikan Camekan Sokağına vardim. Bu sokaktan daha once gectigimi elbette hatirliyorum ama daha onceden burdaki dukkan ve kafelere alici gozuyle bakmadigimi simdi farkediyorum.



Galata cevresinin canlanmasiyla silkelenen bir cok sokaktan biri de bu sokak. Bir rivayete gore, eskiden cam ile kapliymis bu sokagin ustu. Hayal etmeye calismama ragmen gozumde canlandiramiyorum. Camekan sokağın bugunku sakinleri, bir cok giyim, aksesuar ve tasarim urunleri satan butikler. Birde bu giyim kusam butiklerinin yani basinda, butik bir kafe var. Biliyorum bu cevredeki butun kafeler butik diyorum ama ben hic bu kadar kucugunu gormemistim. Hatta bu kafeyi, buyuk ihtimalle kucuklugunden dolayi bugune kadar farketmemisim. Onunden gecerken, iceriye dogru bakinca hic niyetim olmamasina ragmen kendimi icerde buldum. Biri asma iki katli, tugla duvarli, duvarlari ayna cerceve ve anilarla kapli bu sirin mekanin sahibi Yildirim Kayi, guler yuzuyle karsiladi beni. Mekan o kadar kucukki, icerde kaynayan cay sanki benim masamda kayniyor gibiydi. Mutevazi menusu, iceceklerden ve ev yapimi bir kac tip tatlidan olusan bu kafenin 5 senedir burada olduguna inanamadim ve mekanin kucuklugunu firsat bilerek, ust kattaki yabanci kafilenin caylarini tazelemedigi aralarda Yildirim Bey ile muhabbet etme firsati buldum. Bu kafeyi acmadan once, antika esyalar satiyormus ama isler bozulunca careyi farkli bir girisimde bulmus. Her gun en cok cevredeki yabanci sakinler ve turistler geliyor, muhabbet guzel oluyor dedi mesela. Ingilizce biliyor musunuz diye sorunca, 'yok, gerekte yok ki..' dedi ve ekledi 'sen bakma, ben torun torba sahibi adamim ama bu islere merak saldim, cunku cok zevk aliyorum. Mesela genclerin tutunarak zor ciktigi bu merdivenleri, ben gunde 100 kere rahat tutunmadan inip cikiyorum...'.

15 Nisan 2009 Çarşamba

Adeta Italya



Carsamba aksami kuledibindeki Serdar-i Ekrem sokaktaydik. Mavra'da canli muzik oldugunu duymak zaten heyecan verici iken, tarzin caz oldugunu bilmek icimdeki geceye katilma istedigini iyice arttirdi. Mavra'nin 15 Nisan misafiri, Yavuz Akyazıcı Trio idi. Onu on geçe oraya vardigimizda, onceden alinmis yemek rezervasyonlari ile dolup tasan bir kafe karsiladi bizi. Guzel insanlar, seker gibi bir muzik, cam kapilari ardina kadar acilmis bir kafe ve ellerinde sarap bardaklari kafeden disari sokaga tasan mutlu bizler. Cok nadirde olsa sokaktan gecen arabalara yol vermek icin her kaldirima ciktigimizda kendimi italya'da gibi hissettim. Galiba Italya'daki en cok bu muhabbeti ozlemisim . Meger uzun zamandir istedigim buymus; muzik esliginde muhabbete dalmak, defalarca "ona, buna, suna..." kadeh kaldirmak ve keyiflenmek.

18 Ocak 2009 Pazar

Galata dolaylarinda

Galata etrafinda dolanmaya merak sardim bu aralar. Her gecen gun daha da guzellesiyor; eski binalarin restorasyonlari, acilan yeni studyo, kafe ve workshoplarin varligi ile silkeleniyor semt, eski buyusu tekrar canlandirilmaya calisiliyor. Gerci ben eski halini nerden bilicem ama yinede kafamda canlandirabiliyorum Galata cevresindeki ara sokaklarin yakin zamanda nasil degisecegini.



Mavra Design.Cafe.Workshop kuledibindeki Serdar-i Ekrem Caddesinde, sicak ortami, farkli kulvarlardaki cesitli tasarimcilarin yaptigi oyuncaklari, ozel tasarlanmis koltuklari, kahve fincanlari ve sundugu aperatifler, icicek, yemek ve elbette bruch opsiyonlari ile çok şirin bir mekan. Gevezelik, bos soz anlamina gelen Mavra, arkadaslarla takilip samata yapmak icin de, elinize kitabinizi alip bir cay/kahve esliginde tek basiniza keyif yapmak icin de cok hos bir yer. Yonca Akçay'ın ilk başta yarı kafe yarı seramik atölyesi olarak tasarladığı Mavra, iki ay önce açılmış ama simdeden Galata sakinlerinin ilgisini cekmise benziyor ki, hep icerdeki koltuklari dolduruyor. Starbucks, Gloria Jeans gibi birbirinin tipkisinin aynisi mekanlardan sıkılanlara (mesela ben) cazip gelebilir diye dusunuyorum.

Mavra'da sundugu urunler kadar, oraya takilan insanlarda cok zevkli. Evvelsi gun, annemlerle kafede otururken kendimi hic tanimadigim bir grup insanla alakasiz bir yere giderken buldum mesela. Ortak ilgi alanlarimiz oldugunu farkedince Mavra Galata sakinlerinin pesine takiliverdim.

Contemporary Istanbul Special Projects kapsaminda Alexander Berg isimli fotograf sanatcisi "One Shot Istanbul" isimli bir proje yurutuyormus. Bu projeyi daha onceden New York ve Pekin'de de gerceklestiren Alex, projenin ucuncu ayagi icin diger iki sehirden farkli bir sehrin ve kulturun insanlari ile calismak istemis. 25.12.08 - 18.01.09 tarihleri arasinda kamera karsina gecmek isteyen herkesi tek poz/tek an/tek kare icin studyosuna bekliyormus. Mavra Galata sakinlerinden bu tecrubeyi daha onceden yasayanlar bir organizasyon yapmis, bu grubun da toplu bir fotografi olsun istemis ve randevu almislar. Bende merakli melahat olarak, durumu kolacan etmek icin yanlarina yapistim. Belki daha Galata sakini olamadim ama kimbilir, beni aralarina kabul eden bu gruba bende cok alisir ve onlarla takilmaya baslarim bir gun;) Asil cekime gelecek olursak; Rumeli Han'a varip studyoyu bulduktan sonra, bir soru kagidi karsiladi bizi; fotograf cektirmek isteyenlerin adlarini, nereli olduklarini, Alex'ten ne tarz bir cekim istediklerini soran bir nevi form. Formun son ve en zor sorusu ise, fotografiniza vermek istediginiz isim nedir? Ve elbette fotografinizin cesitli sergi ve kitaplarda kullanim hakkini seve seve verdiginizi simgeleyen bir imza! Iste bu kadar. Paraflaslar kuruldu, isik olcumleri yapildi, oldukca kalabalik Mavra Galata sakinleri bir kareye sigabilmek adine sıkıştı. Bende arkadan bu manzarayi seyrettim, bir kac fotograf cektim, "One Shot" anini bekledim. Cekim sonrasi uzaktanda olsa fotografi gordum, kendi cektiklerimi cok merak ettim ve elbette kafamda bizim kizlarla da toplu bir cekime gelme hayalleri ile studyoyu terkettim.


Fotograf: Alexander Berg

Alexander Berg ve One Shot projesi hakkinda daha fazla bilgi fotografmag'da bulunabilir.


Fotograf: Intermediate Turkish;) (Bu da benim, One Shot anini fotograflayisim)

Gel zaman git zaman, zaman su gibi akip gecti. Projenin son gunlerine yaklasilmaya baslanmisti ki, ben once randevu almaya calisinca aslinda buna gerek olmadigini ogrendim. Gitmeye niyetlendigimiz gun geldiginde ise, ansizin bir mail geldi. Son haftalarina girdiklerinden ve maalesef butun randevular doldugundan bizi kabul edemeyeceklermis... Kizmadim desem yalan olur, daha dogrusu bozuldum. Kendimi bu cekim icin baya hazirlamistim ama olsun, biz kendimiz de bir cekim yapabiliriz diye dusunuyorum. Daha onceden alasini yapmamis miydik?