felekten bi gün etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
felekten bi gün etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Mart 2012 Pazar

Karaköy keyfi



Harika bir pazar sabahı. Havalar ısınmaya başladı ve ben hemen ilk kaçamağımı yaptım. Kahvaltı için deniz kenarına gidelim dedik ve Mehli ile Karaköy sahile indik. Denize sıfır parketme opsiyonunun şaşkınlığını atamadan, Tophane yönüne yürümeye başladık. Karaköy'deki Fransız Geçidi'ni sürekli duymama, Kağıthane'yi görmek istememe, Bej'de keyif yapmayı planlamama rağmen, Hakan San'ın Fashion@Eye Pop Up dükkanı itici bir gün oldu bizim için ve iştah açıcı bir kokunun peşinden gider gibi ayaklarımız yerden kesilmiş bir şekilde Fransız Geçidi'ne sürükledi bizi.

Taze çiçekler eşliğinde, kahvalt çanağı, taze mi taze ayva reçeliyle gelen alman ekmeği gibi mini mini ve lezzetli seçeneklerle sabahın tadına doyum olmadı. Sonrasında kısa bir Kağıthane turu (Galip Dede üstündeki çıkmaz sokakta bulunan yeni şubesinde ilk heyecanımı üstümden attığından, kısa sürdü) yapıp, Fashion@Eye'a geçtik.



Gözlük bakarken kendime pek bir şey yakıştıramayıp sıkılan bir insanım aslında ama sıcak karşılama ve tatlı sohbetimiz sayesinde Fashion@Eye maceramız o kadar keyifliydi ki! Zamanın nasıl geçtiğini anlayamadım.. Sanki kendimize biçilmiş kaftan gibi içimize sinen yeni gözlüklerimiz ile ayrıldık Karaköy'den. Hakan San, sabah neşemize neşe kattı desem yeridir. Artık etrafıma daha da pozitif çerçeveden bakıyorum gibi hissediyorum.

15 Aralık 2011 Perşembe

Cookie Day



Kalori, kolestrol falan hakkında ne düşünmek ne konuşmak istiyorum. Ne zaman yengeme bir şey söyleyecek olsam, 'good for your bones' cevabını alıyorum:) Neyse ki çok yapıyor, pek az yiyorum görünüşte. Zaten yaparken yalayarak sıyırdığım kaşıklar ve kaseler yeter ya, neyse... Kurabiye gününe beni çağırdığında, okulda bir organizasyon var sanarak koştum yine evine. Saatlerce süren çalışmalarımız sonunda, yorgunluktan bayılmak üzere olduğumdan kurabiyeleri daha fazla çeşitlendirmemeye karar verdik. Tam pılımı pırtımı topluyordum ki, kurabiyeleri streçliyerek bana verdiğini farkettim. Meğer hepsi benim içinmiş, instagramdan en çok 'bu kurabiyeler kime?' sorusunu aldım. Tamam tamam kabul ediyorum bir kısmını bizzat ben yedim, bir kısmını dağıttım, diğerlerini dolaba attım. Bir daha ki sefere, pişirme işini bu kadar abartmasak iyi olacak gibi.

27 Kasım 2011 Pazar

Şükran Günü



Bu yolu seviyorum. Bu yolun gittiği evi yoldan çok seviyorum. Yengem ne zaman telefon etse, koşa koşa Demirciköy'ün yolunu tutuyorum. Son zamanlarda baktı ki, ben de çok keyif alıyorum, bir organizasyon olduğunda mutlaka haber veriyor. Mutfağa girince, kafam acayip dağılıyor. Kasım ayının 4. pazarı şükran günü yemeği için aileyi toplamaya karar verince yardım için ben de yerimi aldım yengemin mutfağında. En az hindi kadar önemli pumpkin pie ile softa düzenlemesi bana kaldı. İlk defa hamur açtım, kendim yaptım diye (demiyorum:) ilk defa pumpkin pie'ın tadına baktım. Bizim bildiğimiz kabak tatlısından farklı olarak içinde bol bol baharat bulunuyor. Azı yetiyor, dondurma ve kremasız kesinlikle yenmiyor.



11 kiloluk hindiyi sabahtan koyduğumuz fırın akşama kadar tam güç çalıştığından, pie, stuffing ve muffinlerin son dakikada fırına girmeleri sıcak sıcak sıcak servis edilmeleri için bir avantaj. Thanksgiving masa süslemesi bana kaldığında biraz çekinsem de, inanılmaz eğlenceli. Ben de daha sık masa süslemesi yapmalıyım ve daha yaratıcı olmalıyım diye düşünüyorum. Martha Stewart her daim ilham için iyi bir başlangıç olabilir gibi.

21 Ağustos 2011 Pazar

Felekten bi gün -2

Yazı daha ortada yokken, başlıktan emindim. Felekten bi gün... Sonra içime bir kurt düştü ve 'sanki bunu daha önceden kullanmıştım' dedim. Meğer Nisan ayında da 'felekten bi gün' geçirmiş ve buraya yazmışım. Aylar sonra yine aynı şeyi hissetmek güzel, bu duyguyu daha sık hissetmemiş olmak ise üzücü. Başlık yerine 'felekten bi gün' etiketi oluştursam diye düşünüyorum şu an. Hiç bir plan program yapmadan, hiç bir mecburiyet olmadan, kendimi sadece kalbimin ve ayaklarımın götürdüğü yerlere götüreceğim günler için bir etiket!



Pazar sabahı aile saadeti yapalım dedik ve kahvaltı için geç kaldığımızı inatla savunan babamızı Rumeli Hisarı'na götürmeye karar verdik. En son 2009 Aralık ayında gittiğim Lokma'nın kalabalığı karşısında küçük dilimizi yutacakken, kapalı mekandaki masalardan birine yerleştirildik. Menemen, mıhlama, sunum olarak gördüğüm en kötü peynir tabağı eşliğinde çay ve portakal suyu ısmarlayıp, boğazın keyfini çıkarmaya çalıştık. Gazeteler ve Aykut Oğut eşliğinde yedik içtik ve günümüzü planlamaktan kaçınırken bir sonraki durak ne olsa diye konuştuk durduk.



Sahil yolunda yürüyüşe çıktık önce. Turist Ömer modunda fotoğraflar çektik, çektirdik. Yürüdük, güneşlenenlerin yanından geçtik, denize girenlerle konuştuk. Suyun sıcak, dışarı çıkınca havanın soğuk olduğu havadisini aldık. Hisarın yanından geçerken tepeye tırmanmaya karar verdik.



İstanbul Boğazı'nın en dar ve akıntılı kısmında inşa edilen Rumelihisarı'nın, Hisarlar Müzesi kapsamında gezilebildiğini bilmiyordum. Hisarın avlusu o kadar yeşil ve güzel, manzarası o kadar eşsiz ki, mutlaka gidip gezilmeli. Yalnız hisarın etrafını çevreleyen surlar birbirinden kopuk, dolayısıyla her kule için tekrar tekrar inip çıkmak kaçınılmaz...


Abdullah Biraderler'den bir Rumeli Hisarı fotoğrafı.
Sadece 100 yıl önce; hisarın etrafı yemyeşil, el değmemiş ve huzurlu...


Rumeli Hisarı'ndan sonra Nar Cafe'de kahve molası verip soluklandık.


collage: http://blissfullydomestic.com/

Sonrasında İstanbul Modern'deki Son Kodachrome sergisine uğradık. 1936'da üretilmeye başlanan Kodachrome'un 74 yıl sonra üretimine son verilmesine karar verilince, McCurry son filme talip olmuş ve sürecin sonunda bu sergi oluşmuş. Portre fotoğraflarının içerik ve grafikleriyle bana hep ilham veren, Magnum Ajansı ve National Geographic'in fotoğraf sanatçısı Steve McCurry'nin 'son' 36 fotoğrafı ne şekilde kullandığını merak ettiğim kadar varmış... Son filmini Hindistan, New York ve İstanbul'da kullanan sanatçı, 30 Aralık 2010'da bu filmi yıkayacak tek laboratuvar olarak ayakta kalmış olan Dwayne's Photo'nun bulunduğu Kansas eyaletinde de 3 kare fotoğraf çekmiş. Sağlam çıkan 31 fotoğraf arasında, otel odasında ayaklarını uzatmış dinlenirken, oturduğu yerden ayaklarının ve televizyonun gözüktüğü bir fotoğraf ve McCurry'nin kendi portresi de var.

--
Bütün gün ayakta durmamıza rağmen, dinlendirici bir pazardı. Günün sonunda vardığım nokta ise, tez zamanda Hindistan yolcusu olmak istediğime karar vermem...

8 Ağustos 2011 Pazartesi

Happiness=Keep Busy



Son zamanlarda çok sükse yapan kurabiye ve muffin tariflerim, mutfakla hiç alakası olmayan bir çok arkadaşımı mutfağa soktu sanıyorum. Dayımdam mail yoluyla aldığım yengemin tariflerini, yakın arkadaşlarıma mail yoluyla iletmekten, ölçü kaplarını ve muffin tepsilerini almalarına önayak olmaktan, tarifleri hayata geçirip sevdiklerini mutlu ettiklerini duymaktan inanılmaz keyif alıyorum.

Aslında kendim yaparken de aynı şeyi düşünüyorum hep. Keki, kurabiyeyi kimin için hazırlıyorsam, onun yediğinde hissedeceklerini düşünüyorum. Kendime değil de, başkaları için bir şeyler hazırlamaktan keyif alıyorum. Bu sürecin sonunda da karşılık beklemediğimi sanıyordum... Halbuki bekliyormuşum! Neyse bu başlı başına ayrı bir konu. Hatta bir ara hayatımı ele geçirmiş ana gündem maddem ama bazen boşvermek en doğrusu, boşvermek ve hayatın detaylarıyla meşgul olmak, detaylarda kaybolmak... Ne de olsa mutluluk, detaylarda kaybolmakta gizli, benim ve bir çok kişi bu böyle...

Bu yaz bir çok pazartesi günü yaptığım gibi, İpek ile Eminönü yoluna düştük. Aklına koyduğunu, yapılacaklar listesine yazan ve onu hayata geçirmek için hiç zaman kaybetmeyen canım arkadaşımla konsantre vanilya ve ölçü kaplarından almak için Fermo'ya gittik. Değişik değişik kek kalıpları, süsleme malzemeleri arasında kararsızlık yaşadık ama İpek'in evladiyelik olarak nitelendirdiği kaplardan aldık sonunda, Ankada'da keyifle kullanacağından emin olduğum birbirinden güzel malzemeler.

Fermo'dan sonra, Mısır Çarşısı'na doğru yürüyüp, Kurukahveci Mehmet Efendi'nin kokusu ile hipnotize olduk. Türk kahvesi ile pek aram olmamasına rağmen, sıraya girip içeride hızla poşetlere doldurulan taze kahveden almadan duramadık.



Kurukahveci'den sonra, dükkanın hemen arka köşesindeki doğal taşlara daldık. Dışardan bakınca içerdeki cevheri keşfedemeyeceğiniz, gizli bir cennet gibi bu dükkan. Eminönü tarafına geçtiğimde, mutlaka uğrayacağım bir yer! Yeri kolay, fiyatları uygun, taşları mükemmel... Adını paylaşmak istiyorum ama hatırlayamıyorum. Böylesi bazen daha çok hoşuma gidiyor. Ben yerini biliyorum ve gittiğimde elimle koymuş gibi buluyorum ya, bana yetiyor:)

Mısır Çarşısı'nın içinden geçerken, dükkan çalışanlarının ingilizce ve fransızca laf atmalarını üstümüze alınmadan, kudüs hurmalarımızın tadını çıkardık. Bir sonraki durağımız Hayyam Pasajı oldu. Paraflaşlarım için haftalardır almayı ertelediğim ampulleri sonunda aldıktan sonra, Ali Usta'ya bi selam vermeden pasajdan çıkmak içime sinmedi. Ali Usta'nın vitrin camından içeri bakıp el sallayarak kaçmanın da mümkün olmadığını biliyorum... 3 m2 dükkanına girip, 2 saat oturduk, keyifle... 2 saatin sonunda da; içtiğimiz sayısız çay, İpek'in hiç planda yokken satın aldığı '77 model yeni Minoltası, ustanın kardeşim Görkem'e hediye ettiği Agfa Click II ve keyifli sohbeti ile zevkten 4 köşe olarak dükkandan ayrıldık.



Sirkeci'de bulunan matbaama da uğrayıp, tasarımını yaptığım kartvizitleri teslim aldıktan sonra, bi taksiye atladık ve Levent tarafına geçtik. Yeni oyuncağı ile delicesine oynamak isteyen, 36 fotoğraf karesinin abartısız yarısından fazlasını, taksinin içinde, benim fotoğraflarımı çekerek kullandı İpek. Fotoğraf çektirmekten çok, çekmeyi seven bir insan olduğumdan önce biraz yadırgadım ama İpek'in abartısız sürekli gülen gözleri yetti bana. Fotoğraflar basılınca, karelerin birbirinden güzel çıkması, analog makinelere olan inancımızı tazeledi. Renklerin, ışığın güzelliği İpek'in miniğine aşık etti bizi.

taksi hatırası - photo by ipek



27 Nisan 2011 Çarşamba

Felekten bi gün


Bugün felekten bir gün çaldım! Bir sene boyunca kendimi o kadar sıkmışım ki, daha yeni anladım. Biliyorum çok şanslıyım, biliyorum çok keyifli bir işim var, biliyorum benim yerimde olmak isteyen bi dolu insan var (bunu tahmin etmiyorum, her gün stüdyoya gelen bir çok insandan kendi kulağımla duyuyorum) ama insan rutine düştüğü anlarda boğuluyor gibi olabiliyor. Çevremden aldığım tepkilerden dolayı, sıkıntımı paylaşmak içime atmaktan daha kolay mı geliyor ne?! Kendimi ne kadar dört duvar arasında sıkışmış gibi hissetsem de ara ara, kendime nefes alacak bir aralık yaratmayı başaramamışım sonuç olarak. Hem de Galata semalarında bunun bir sürü yolu olmasına rağmen...

Komşuculuk oynamamız Brr'nın bize misafirliğe gelmesinden ibaretti bugüne kadar ama yıllar sonra zincirlerimi kırdım ve iadeyi ziyaret yaptım. Bugün be made Ceramic Works'e gittim.
Allahım, o nasıl güzel bi mekan, ne kadar tatlış insanlar ve yerden tavana kadar birbirinden güzel işler! Rozetlerinin zaten hastasıydım.. Kendi rozetimi kendim yapmaya çalışmak daha da keyifliydi.



Be Made'in birbirinden 'tatlış' işleri IKSV Tasarım'da ve White Mill Cafe'de görülebilir.