küba etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
küba etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Kasım 2009 Pazar

Varadero



Sıcak olacağını biliyordum, mayomu da yanıma aldım ama yine de beyaz kumlu masmavi denizi ve palmiyeleri görünce şaşırdım. Seyahatın başından beri gördüklerimizden tamamen farklı bir doğa, farklı bir ortam ve olanaklar. Herşey dahil sistemle çalışan bu otel, bugüne kadar kafamda oluşan bütün Küba imajını sarstı. Ayıptır söylemesi, elimde hindistan cevizim güneşin altında 50 faktör kremimi sürüp yattım (Küba'nın güneşi tahmin edileceği üzere acayip yakıyor insanı), sık sık sıcak kumlardan serin sulara atladım. Fotoğraf aşkına sabah 7'de kalkıp, kendimi sahile ve golf sahasına attım. 24 saatlik dönüş yolculuğu gelip çattığında da, içim bi fena oldu.

28 Kasım 2009 Cumartesi

Trinidad



Küba'nın güney sahilleri tarafında, Cienfuegos'a 80 km uzaklıkta bir yerleşim. Unesco'nun da koruma altına aldığı bölge, Küba'ya en çok turist çeken bölgelerden biri. Genelde sağda solda gördüğüm rengarenk fotoğrafların çekildiği yer olduğunu düşündüğümden, gitmeden önce beni de en çok heyecanlandıran yerdi. Gidence karşıma çıkan ise, kafamdakinden oldukça farklı bir görüntü oldu. Tek katlı, yıkık dökük duvarları boyalı, camsız yüksek pencereleri yüksek demirlerle çevrili, kübalı halkın turistlerin üstüne üstüne gelip, konuşmaya başlayınca ciddi sardığı, babamı oldukça tedirgin eden, benimde ısınmam için zaman gerektiren şehir de denilebilir. Halbuki bizim Trinidad'a ayrılmış tek bir gecemiz ve yarım günümüz vardı. En verimli şekilde kullanmak adına, Küba tatilinin favori oteli İberostar'ın yemeklerini kaçırmadık, gece Trinidad meydanındaki uzun merdivenlerde müziğin tadını çıkardık. Dinlemek kadar dansetmek de keyifli olabilirdi ama dansetmeyi dönüşte alacağım dans dersleri ertesindeki Küba seyahatine ya da Cuba Bar'a saklamaya karar verdim. Mohitolarımızı alırken, barın kenarında duran bir adamın babama sarıp puro satmaya çalışması, bizden iş çıkmayınca da 'bana bir bira alır mısınız?' demesi karşısında hayır diyemedim. Arkamızı dönmemizle adamın birayı barmane geri verip, verdiğim parayı cebine atması beni hem şaşırttı hem güldürdü. Sonra uyuduk uyandık ve ben hayalimdeki Trinidad'a daha çok yaklaştım, doya doya fotoğraf çekemesem de (fotoğrafını çektiğim her insan para isteyince, insan geriliyor), elimden geleni yaptım.



Küba'nın eski şaşaalı döneminin zenginlerinden birinin evini gezdik, gelmişken Trinidad pazarını da pas geçmedik. Olmazsa olmaz, sayısız resim galerisine girdik çıktık, Kübalıların renkleri arasında kaybolduk. Ev sahiplerinin pencerelerinde cam olmayan evlerini davetkar bir biçimde bütün ziyaretçilerine açmaları ise başka bir enteresandı.



Rahat fotoğraf çekebilmek adına, gruptan sık sık uzaklaşıp ertesinde otobüse yetişmek için depar atmam gerekse de, Trinidad çok keyifliydi. Yanlız Küba'da gezdiğimiz bütün yerler arasında en çok burda karşılıksız para isteyenler, çocuğuna bebek bezi isteyenler, yıkanmak için sabun isteyenler, öğrenci ya da yaşlı farketmeden kalem isteyenler, hatta oteli terkederken gruptakilerin bavullarından kıyafet isteyenler karşımıza çıktı. Sabun, şampuan, tükenmez kalem dağıtarak insanları mutlu edebilmek beni de mutlu etti ama bu insanların ufacık bir sabuna ya da kaleme muhtaç olması canımı sıktı. Bir gün yetmedi Trinidad'a. Bir daha sefere, akşam yemeğini de Paladorlarda (Devletin Kübalılara bir lütfu... halk ücreti karşılığında evinde max. 12 kişiye yani turiste yemek verebiliyor, dolayısıyla sokakta sizi kolunuzdan tutup kendi masalarına çekmeye çalışan insanlar dolanıyor) yemek umuduyla ayrıldım.

26 Kasım 2009 Perşembe

Vinales / Pinar Del Rio



Cueva del Indio

Havana'dan bir kaç saat uzaklıkta, yemyeşil bir doğa. Küba'nın en verimli toprakları, en iyi puroların sarıldığı tütün yapraklarının yetiştiği bölge. Havana'dan tamamen farklı, insanın nefes almaya doyamadığı bir vadi. Bide gittiğimizde hava güzel olsaydı ve ben fotoğraf çekmeye doysaydım, süper olacaktı... Yine de gerek bir mağaranın (Cueva del Indio) içine girip sarkıtların altında yaptığımız tekne turu, gerek evrimi anlatan ve bir dağın bir cephesini kaplayan (120 m yüksekliğinde) asfalt boyasıyla yapılmış resim (Mural de la Prehistoria) görülmeye değerdi. Hele bir puro fabrikası gezisi var ki, dillere destan. Yasak olmasına rağmen, puro saran kadınların el altından (hiç utanmadan sıkılmadan esasında devletin malı olan) kendi sardıkları puroları satmaya çalışmaları heyecan dolu anlar yaşattı bütün gruba.


Mural de la Prehistoria

25 Kasım 2009 Çarşamba

Havana



Küba'nın başkenti. Yaklaşık 2 milyon kişi yaşıyor. Oldukça geniş ve ağaçlı yolların üstündeki tek ya da iki katlı binalarda oturuyorlar. Eski şehirde, güzelim sahil kenarında o kadar çok boş ve yıkıntı halinde bina var ki, sanki şehir bir savaştan çıkmışcasına kasvetli duruyor. Yalnız kasvetli duran sadece binalar, Küba halkına bakınca endişelenicek bir şey olmadığını anlıyorum. Bize göre yokluk sayılacak şartlarda, herkes halinden bu kadar mutlu ve mesut olabilir. İlk durağımız, Havana'daki Devrim Meydanı. Havana'daki diyorum, çünkü sanıyorum bütün şehirlerde aynı isimli bir meydan var. Ne de olsa Devrim onlar için çok önemli, hatta onların herşeyi, Küba denince akla ilk gelen şeylerden biri. 9 gün boyunca Devrim bizim de herşeyimiz oldu desem, yanlış demiş olmam sanıyorum. Ne de olsa Küba'ya kadar gidip, Fidel, Che, Batista, Jose Marti, Domuzlar Körfezi Çıkartması, sosyalizm, komünizm gibi gibi kişiler, olaylar ve kavramlar hakkında geniş bir bilgi silsilesine maruz kalmamak mümkün değil. Sonuç olarak bu tatil eğlenceli olduğu kadar, öğretici de oluyor... Havana'da Devrim Meydan'ı dışında aklımda kalan şeyler, Devrim Müzesi, Capitolio, Cathedral Meydanı, sahil boyu, açık hava müzesini andıran ve sadece eski amerikan arabalarından oluşan taksi durağı, 1 Cuc karşılığında fotoğraf çekmene izin veren rengarenk giyimli insanları, bomboş raflarıyla ekmek fırınları, bakkal ve eczaneleri, Küba'ya gidipte görmeden döneni döverler diye Tropicana Show'u (biz pek bişiye benzetemedik ama olsun), bizdeki tavla çılgınlığına paralel kapı önlerinde satranç çılgınlığı ve hepsinden ilginci yol bilmeden, dil bilmeden Havana'nın arka sokaklarında korkmadan kaybolmanın tadı.


Taksi Durağı


O bir klasik, Küba Travel Guidelarının olmazsa olmazı


Milli sporlarından satranç

24 Kasım 2009 Salı

Küba'ya Giriş

Madrid'den Havana'ya vardığımızda saat akşam geç olmuştu. Havalimanından çıkmamızla karanlık ama oldukça ılık bir hava karşıladı bizi. Bir anda Bodrum'a her uçtuğumda içimi kaplayan mutluluk kapladı içimi. Ertesinde bir otobüse binip, otelimizin yolunu tuttuk ve Hotel Nacional'a varana kadar ilk Küba bilgilerimizi almaya başladık. İlk öğrendiğimiz buranın bizim bildiğimiz dünyadan oldukça farklı olduğu ve bizim bunu sorgulamak yerine, onu olduğu gibi kabullenmemiz gerektiği. Camdan dışarıyı izlerken, bir dönem filminin setindeymişiz gibi sağımızdan solumuzdan geçen eski Amerikan arabaları, sonunda tatilde olduğumuzu bana idrak ettirdi. 9 günün gerisi bugünden geriye baktığımda bir masal gibi. Nerden başlasam, nasıl anlatsam bir türlü karar veremediğim, dolayısıyla bir türlü kelimelere dökemediğim... ama bir yerden başlamak lazım...



Küba, Kuzey Karayipler'de Karayip Denizi, Meksika Körfezi ve Atlantik Okyanusu'nun kesiştiği yerde, Karayipler'in en kalabalık ülkesi, güzeller güzeli bir ada. Kolombus'un 1492 yılında Küba topraklarına bastığında da dediği gibi, 'This island is truly the most beautiful land human eyes have ever seen.' Belki Kolombus biraz abartmış ama yine de, bu ada gidip görülmesi, anlamak için içinde yaşanması gereken, havasının tenefüs edilmesi, renkleri ile gözlere, sesleri ile kulaklara bayram ettirilmesi, insanlarıyla sohbet edilmesi gereken, bugüne kadar gördüklerimden çok farklı, çok keyifli, uzun bir aradan sonra benim için orjinal bir destinasyon.