bodrum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bodrum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Eylül 2011 Pazartesi

Koy Koy Bodrum



Bayram tatilini ufaktan uzatınca, gerçek Bodrum'un tadını çıkarmaya bir adım daha yaklaştım. Bayram tatilinden sonra da Bodrum hem sıcak hem insan bakımından kaynıyordu. Olmazsa olmaz listem kabarık olduğu için, pek yenilik peşine düşemedim bu sene ama elimden geldiğince gezip dolaşmaya, yiyip içmeye ve fotoğraf çekip, bizi bekleyen serin ve depresif günlerde kullanmak üzere, pozitif enerjiyi yaratacak hatıralar biriktirmeye çalıştım. Bu sene Bodrum yazımı, koy koy, bölge bölge yazayım dedim. Liste baya bir yemek ağırlıklı oldu ama elden ne gelir... Seviyorum ve inkar edecek değilim:)

Konacık

- Kısmet Lokantası



Artık duymayan yok kendisini ama hala gitmeyenler olduğunu biliyor ve inanamıyorum. Bayram tatilinde kapalı olduğu için, tatili uzatmanın faydalarından birinin, Kısmet'e gidebilmek olduğunu söyleyeblirim. Gün aşırı olarak öğlenleri Kısmet'e gittik desem abartmış olmam. Seviyorum bu mekanı, lezzetli yemek çeşitlerini, güleryüzlü çalışanlarını.

Yahşi

- Sakız Ana



Adını hep duyduğum ve Ortakent-Turgutreis yolunda önünden süreklik transit geçtiğim bir mekan. Aylardır Bodrum'da olan annemin Kısmet'ten fırsat kaldıkça gittiğini duyunca, artık ben de gideyim dedim. Ufak bir mekan, az çeşit ama baya başarılı Sakız Ana'nın yemekleri. Mutfaktan gidip yemeklerini seçerken, sanki evinde hissediyor insan kendini. Zaten duvardaki fotoğrafları, içinde cam eşyaların durduğu vitrinli dolabı, üstünde yoğurt, cacık, ekmek ve tatlıların servis edildiği yemek masası ile Sakız Ana'nın evine sızmışsınız hissini duymamak imkansız.

Yalıkavak

- Kavaklı Köfte



Yalıkavak çarşının meydanında, özel ekmekleri ve köftesi ile süper. Bu sene aynı meydana Sultanahmet köftecisi de açılmış, Bosna köftecisi de. Oraya gidip, Kavaklı'ya gitmemek söz konusu bile olamaz.

- Küdür



Xuma'nın komşu koyunda, gidilesi bir halk plajı. Geçtiğimiz senelerde daha keşfedilmediği için daha sakindi ama denizi hala süper. Xuma'ya bu kadar yakın olup, denizinin bu kadar farklı ve iyi olması koyun yönünden ve arkasının açık olmasından kaynaklı. Bildiğim kadarıyla köftesi zaten güzeldi, patatesine hasta oldum bu sefer. Mayıs ayındaki sakinliğini tercih ederim, o ayrı.

Türkbükü

- Türkbükü Doğal Dondurma



Bitez Dondurması'nın pabucunu dama atan dondurmacı bence. Gecenin köründe bile önünde yarım saatlik bir kuyruk oluyor. Türkbükü'ne gidip, o sırada beklemek kaçınılmaz. Fıstık, karadut, naneli yedim bayıldım. Yoğurtlusu pek enteresan.

Gümüşlük

- Mandarin



İki sene önce keşfettiğimiz, bu sene keşfetmeyenin kalmadığı kahvaltı mekanı. Bir kaç masayı tam doldururken, şimdi yan restoranın masalarına taşıyor. Rezervasyon yapıp gitsen bile, yer bulamama ihtimali enteresan oluyor. Masalar sakinleştikten sonra, muttafa bizim de girip, beraber poğaça pişirdiğimiz ve yerken zevkten 4 köşe olduğumuz eski Mandarin ile bu sene bizi karşılayan Mandarin hiç birbirine benzemiyor. Yoğunluktan dolayı en iyi yaptıkları şeyi yapmayı ihmal etmelerini de çok saçma bulduğumu söylemeliyim. İhtiyaç dolayısıyla, bizi yandaki fırına yönlendirmelerine artı puan.

- Fırın

Gümüşlük fırını da bu seneki keşfim. Mandarin'de oturamadığım günlerde, fırından aldığımız sıcak dereotlu poğaça, simit, otlu böreği deniz kenarında yemek çok keyifli. Yemek sonrasında batık antik kentin üstünde yüzmek beklediğimden güzel.

Bodrum Merkez

- Sünger
Bodrum Marina'nın hemen arkasında yaz kış gidilecek bir klasik. İtalya'da yediğim dev pizzaları aratmayacak ebatlarda pizzaları var. Başka yiyecek şeyler de var. Çökertmesi de meşhur ama pizzasını tercih sebebi.

- Şirin Döner
Halikarnas'a doğru giderken, sebzeli döner yemeden olmaz. Çok aç olmasam da, her daim pide ya da dürüm döner yenebilir.

- Trata
Meyhaneler sokağında, babamların favorisi mekan. Balığını yan taraftan satın alıp, Trata'da hazırlatıyorsun. Mezeleri harika. Çalışanlar ilgili ve eğlenceli.

Aspat / Akyarlar / Karaincir



Kendimi bildim bile, Karaincir'in, Akyarlar'ın ve Aspat'ın denizine bayılırım. Buralarda denize girmeyi yarımadanın bir çok yerine tercih ederim. Zaten yanyana olan bu koylarda, daha çok siteler var ve ben şimdiye kadar hep oralardan denize girdim. Bu sene dışardan sitelere girmek yerine, Aspat Beach'i bir deneyelim dedik. Xuma, Dodo gibi yüksek ses müzik yayını yapan, denizi idare eden (Akyarlar, Aspat ve Karaincir'i bildiğimden çıtam biraz yüksek), plaj giriş ücretlerini abartan yerlerden sonra çok beğendim. Çok geniş bir alana yayılması dolayısıyla, şezlonlar arasında mesafe olması, süper denizi, ve içinden akan azmak çayı ile kafa dinlemek için harika bir yer. İsmi kurak ve sulanmaz anlamına gelen Aspartos'tan gelmiş.

21 Mayıs 2011 Cumartesi

Tatil gibisi var mı?

Bence yok... Tatil, istediğin saatte kalkmak, ipini koparmış gibi gezmek, rejimmiş, göbekmiş, kiloymuş düşünmeden yemek içmek, yazsa suya batmak, kışsa dağa çıkmak, her daim dere tepe düz gitmek, yürümek yürümek yürümek, canın istediğinde devrilmek, şekerleme yapmak, gözlerini dinlendirir gibi yapmak, sızıp kalmak, uyandığında yeniden doğmuş gibi hissetmek benim için ve elbette bütün bunlar için hiçbir pişmanlık duymamak, sorumluluklarını ertelediğini düşünmemek...



Bodrum'a gittik geçen haftasonu. Yapılacaklar listesi yapmadık bu sefer, zaten zihinlerimize kazınmış mekanlar, lezzetler mevcuttu. Serin İstanbul sabahına aldırmadan, pembe ve beyaz pantolanlarımızı geçirdik üzerimize ve havalimanının yolunu tuttuk. 6:30 uçağının erken oluşu uykumuzdan çalarken, kahvaltımızı Bodrum'un neresine yapsak düşüncesi bizi bi şekilde uyanık tuttu. Uçaktan indiğimiz gibi, araba kiralayıp yola düştük, H. Zahra ile. A. Sicimoğlu ve S. Erener de eşlik etti bize yolculuğumuz boyunca.



İlk gün Bodrum merkeze inelim dedik. Marinanın arkasında parkedip, arka sokaklarda dolanalım, Neyzen Tevfik boyunca yürüyelim, Halikarnas Balıkçısı'nı kalenin önünde ziyaret edip çarşıya dalalım istedik. Yeniden düzenlemiş kaldırımlar, rengarenk çiçekler ile Bodrum mayısta pek bi tatlıydı. Tatil modunun zirvesine ise, çarşıdan aldığımız şapkalarımızla çıktık.



Penguen'in önüne kadar sudan yürüdük, durduğumuz noktada da çöktük. Devamında Şirin'de sebzeli döner yiyip, marinada kahve keyfi yaptık. Eve gitmeye mecalimiz olmayınca, güneşi marinadan batırıp, meyhaneler sokağındaki Trata'da aldık soluğu. Yaban Tv'de 'Kendi avını kendin üret' gibi enteresan bi program ve rakı eşliğinde mezeye doyup, balığı zoraki yedik her zamanki gibi.

Ertesi gün, Bodrum'da uyanmanın mutluluğu ile yastık yorgan salona taşındım ve manzaraya karşı oturup huzur buldum. İstanbul'da apartmanlar arasında sıkıştığım, karanlıkta otura otura içimi kararttığım günlerin acısını çıkarırcasına ferahlığın tadını çıkardım. Kahvaltı için nereye gidelim sorusunun cevabı, o gün ve tatilin geri kalan her günü aynı oldu. Bizim balkondan şaşmamak ortak karardı. Kahvaltı sonrası yazın bile sakin olan Küdür'e gidelim dedik.



Bomboş bir koy ve iskele karşıladı bizi. Hep yazları gidildiği için kimsenin bilmediği, yemyeşil Bodrum'un keyfini çıkardık Küdür'de. Öğlen yemeğimizi Kavaklı Köfteci'de yedik, her zamanki gibi leziz ekmekleri eşliğinde.



Arabamız var ya, kim tutar bizi... Yalıkavak'tan Gümüşlük'e geçtik. Tavşan adasına yürümeyi kafaya koyunca, şortlarımızı sıvayıp kaygan taşlara aldırmadan ilerledik 'arkeolojik kazı alanıdır' yazısına kadar. Cadı'nın karman çorman dükkanında kaybolduk.



Mandalin'den domates, biber ve zeytinli poğaçalarımızı alıp, 2 dk.lık araba yolunda yedik. Günbatımı Limon'dan bir başka dediler diye, Limon böreği ve leziz çilekler ile güneşi batırdık.





Gökçebel'de kıyafet değişimi yaptıktan sonra, Abe Üsen'de metreyle adana siparişi verdik. Babamın doğumgününü üstünde mumlar olan karpuz tabağıyla kutladık.



O kadar gezdik dolaştık ve tatil bitti mi? Hayır:) Bazıları şortla gezmemize bile şaşırdı ama biz denize bile girdik. Girdik ve uçağa 3 kalana kadar çıkmadık...

27 Temmuz 2010 Salı

Fotoğraflarla Bodrum

Bodrum'dan yeni döndüm, şaşkınım hala. Bi uçağa bindim, 50 dk. uçup bambaşka bir dünyaya gittim-geldim. Mekan ve hava değişikliği şeker gibi geldi. Ne yalan söyliyim, Galata'yı da çok sevmeme rağmen, hiç dönmek istemedim. Galiba Bodrum'u Galata'dan çok seviyor olabilirim. Gitmeden önce geçen sene yazdığım Bodrum yazılarına göz gezdirmiştim. Gidilecek yerler, yenilecek yemekler, yüzülecek koylar seçmiştim ama olmadı. Onların yerine başka yerlere gittim, yedim, içtim ve yüzdüm. Geçen sene Bodrum'da uzun uzun kalınca, buraya da uzun uzun yazmıştım. Bu sefer zaman kısıtlı olunca, yazıyla anlatmak yerine, fotoğraflarla merak edenleri Bodrum'a götürmeye karar verdim.


Bodrum'a gidişimi, Yalıkavak Marina'da bulunan Tango Argentina'da Rokforlu Parisienne yanında kırmızı şarap ile kutladık desem yeridir. Her şey o kadar güzeldi ki, kutlamaya bağladım diyebilirim. Gelecek sefer, Bodrum Marina karşısındakine gidilecek, sanki o mekanı dışardan daha çok beğendim.


50 faktör kremimi sürdüm ve bol bol çimlerde yuvarlandım.
Negatif enerjimi toprağa bıraktım.


Günlerden perşembe olunca, hemen Yalıkavak Pazarı'nın yolunu tuttum. Sıcak ve kalabalık dayanılır gibi değildi. Bir ara nefes alamıyorum sandım. Cadının kırmızı elmalarına karşı koyamadım.


Nerdeyse her gün güneşi batırdım;)


20. yaşgününü balkonumuzda, dev mumumuz eşliğinde kutladık.
Grkm'e doğumgünü pastası yaptım.


Konser öncesi Bodrum Kale manzaralı Feraye keyfi, Casita'yı ilk defa denedim. Neden daha önce gelmemişim anlamadım.


Bodrum Açık Hava'da Rengarenk, Sertab Konserine gittim.
Sertab'ın da, yeni albümünün de hastası oldum.


Dalgaların gücü adına dediğimiz günlerde, Küdür'e kaçtık. Xuma'ya bu kadar yakın olmasına rağmen, bir deniz nasıl bu kadar temiz ve sessiz olabilir şaştım. Serinliğine bi kere daha hayran kaldım.


Yattığım yerden gökyüzüne baktım.
Sudoku'ya kafayı taktım, tabi bi de fotoğraf çektim.


Bitmek üzere olan sebze yemeklerini görünce gözümüzün döndüğü, Kısmet Lokantası'na gittik. Az daha yemekten çatlama kavramı ile tanışıyordum.


Bodrum merkezde geçen sene yer değşitiren meyhaneler sokağını keşfe çıktık, deniz kereviti ile tanıştım. Mezelerin sarhoşluğu ile marinanın bir klasiği olan Fatih Erkoç'u dinlemeyi de sonunda! başardım.


Deniz olsun havuz olsun, sudan çıkmamaya çalıştım.
Haberim yokmuş, suya hasret kalmışım.

Ben böyle hayal etmemiştim tatilimi ama spontane gelişince daha bi sevdim.
Plansızlığın rahatlığı ile gevşedim, kafamı dağıttım.

4 Eylül 2009 Cuma

Sandıma

Yine güneş batmaya başladı Gökçebel'de ve bizler sürekli değişerek her saniyesi kare kare fotoğraf çekme isteği uyandıran renk cümbüşünü izlemeye daldık. Yine hava kararmaya başladı, bugün de Sandıma'ya gidemedik... derken yine babam yaptı yapacağını, 'İstiyorsan hemen çıkıp gidelim, neresiymiş öğrenelim...' dedi. Annem, babam ve ben düştük yollara.



Yalıkavak'ın içinde daha önceden gördüğüm bir Sandıma tabelası vardı. Önce onu aradık, bulduk. Sonra takip ettik, asfalt yolu takiben toprak ve yol demeye bin şahit isteyen patikayı. Kayaların ve otların arasından sallana sallana ilerledik ve yolun sonuna ulaştık. Nuris Sanat Evi olduğunu tahmin ettiğim yerde durduk, Yalıkavak'ın girişinde ve içinde gördüğümüz 'Sandıma'yı görmeden gitme!' tabelalarını hazırlattığını düşündüğüm Nuris Sanat Evi'nin. Bizim dışımızda 4 turist daha vardı. Az sonra köyün üç sakininden biri olduğunu öğreneceğimiz İsmail Erkoca, sıcak bir karşılama yaptı ve anlatmaya başladı.

Sandıma, bir çok insanın zannettiğinin aksine bir Rum köyü değil, 600 yıllık bir Osmanlı yörük köyüymüş. Eski Yalıkavak, Sandıma ve yanındaki Gökçebelen köylerinden oluşuyormuş. Ne zaman halk dağlardan denize inip narenciye ile uğraşmaya başlamış, güzelim köy boşalmış. Taş evler kendi hallerine terk edilmiş. Yıllarca da boş kalmış. Bugün Sandıma'nın 3 sakini, İsmail Erkoca, Nurten Erkoca Değirmenci ve Osman Amca varmış.



Osman Amca kendi halinde yaşayan biri. İsmail Erkoca ve Nurten Erkoca ise elektrik ve suyun olmadığı Sandıma'da tek başlarına yarattıkları rengarenk dünyada yaşıyan iki sanatçı. İsmail Bey evlerinin, daha doğrusu sanat evlerinin nerdeyse her bölümünü gezdirirken bizlere, hayran kalmamak mümkün değil manzaralarına, heykellerine, tablolarına, rengarenk mutfaklarına, etekli banyolarına, çiçeklerine, teraslarına, kedilerine, köpeklerine, topladıkları antika parçalarına... Sandıma da, Erkocaların yoktan varettikleri dünyaları da çok farklı, çok özel.

3 Eylül 2009 Perşembe

Kalbimdeki Yabancı



Yalıkavak Merkez'de yürürken gözüme bir afiş ilişti. Öğlen yemeği sırasında çevredeki direklerin tepelerine bağlanmış hoparlörlerden yine aynı konuda bir anons geldi. Önce arabasını yanlış bir yere parkedenleri plakalarıyla uyaran kadın, sonra bütün Yalıkavak halkını Yalıkavak Açık Hava Film Festivali'ne davet etti. Doğma büyüme İstanbul'lu biri olarak, küçük yerleri ve imkanları dahilindeki alışkanlıklarını çok seviyorum. İstanbul'da olsam, duvarlara yapıştırılmış posterlere dönüp gözümün ucuyla bile bakmazken, sadece ses kirliliği gibi gelen anonslara kulak tıkarken (çünkü çoğu zaman beni ilgilendirdiğini düşünmüyorum), burda kısıtlı sayıda aktivite olması ve onlardan haberdar olmanın başka yolu olmaması nedeniyle, insan daha bi merakla çevresine bakıyor, olan biteni takip etmeye çalışıyor. Yok burda biletix'e falan gerek... kadının biri tüm halkı hoparlörden sinemaya davet edince yetiyor. Eylül sonuna kadar devam edicek festival, 3-4 gün arayla Yalıkavak'ın farklı mahallelerinin meydanlarında eski Türk filmleri oynatarak devam ediyor.



Duyuruyu duyduğumuz günün akşamı, bir film olduğunu öğrenince hemen planlarımı yaptık ve sinemaya gitmeye karar verdik. En son ne zaman sinemaya gittiğini hatırlamayan biri olarak, çok süper bir fikir gibime geldi bu. Mahalleyi bulmak için baya bir yol gitmemize ve saatinden erken başlayan filme rağmen, bizi karşılayan manzara çok keyifliydi. Belediyenin sıra sıra dizdiği sandalyeleri doldurmak yerine, çoğunluğu arkadaki bahçenin duvarına sıra sıra oturmuş halk ve bol bol çekirdek çıtlama sesi, babaannemi ve annemi maziye götürürken, bana benim hiç bilmediğim farklı bir eğlenceyi tattırdı. Yukarı Gökçebel Çamlık Mahallesi'nde oynayan ve 22.30'da başlayan 'Kalbimdeki Yabancı', 1968 yapımı bir Türk filmiymiş. İzzet Günay ve Semiramis Pekkan'ın baş rolleri paylaştığı film, hem komik hem eğlenceli, çekimleri de baya başarılıydı. Filmin büyük bir kısmında başroldeki kadının Ajda Pekkan mı, yoksa Semiramis Pekkan mı olduğunu üzerine iddialar döndürdük aramızda. Bi de arada Jandarma otosu arka tarafa çekip film izlemeye gelince, filmi izlemenin yanı sıra etrafımı izlemekten kendimi alamadım.

1 Eylül 2009 Salı

Mandarin



Gümüşlük'te taze poğaça ve börekleriyle ünlü kahvaltısı olan küçük bir yer varmış. Cafe Mandarin, adeta evindeymişcesine oturup rahat edilebilecek ufacık, mini minnacık bir yer. Haftaiçi bile rezervasyonsuz gidildiği taktirde, ayakta kalınması çok muhtemel. Reçel, peynir, zeytinler güzel ama poğaça ve kıymalı patlıcanlı börekleri şahane. Zaten bütün bu ürünler, tepsilerin sunulduğu yerin ardında taze taze hazırlanıyor, pişiriliyor ve anında tükeniyor. Her şey o kadar hızlı oluyor ki, biz orda otururken kaç tepsinin dolup boşaldığını kestiremedim mesela. Gerçi biz sabah 10.30'da gitmemize rağmen, kalkışımız 3'ü fln bulmuştu. Tezgah, o kadar saatte kimbilir kaç kez doldu doldu boşaldı...


O kadar çok oturduk ki Mandarin'de, yemeyi bırakıp işin mutfak kısmına da el attık (Mandarin'deki teyzenin domates biber zeytinli poğaça ve elmalı kurabiye yapmasına yardım ettik).


Kris Manvell sergisini de gezdik.


Tavşan Adası'na da çıktık, ıslandık, taş topladık, milyon adet fotoğraf çektik...

Eşyalarımızı kafede bırakıp gezip durduk, en sonunda hep Mandarin'e döndük. Şimdiye kadar hep akşam yemeği için Gümüşlük'e giderdik, bundan böyle kahvaltı içinde gidilebiliriz ya da köy mahsulü reçel, yumurta, bal, tazesinden simit ve poğaçalar bakkallardan alınıp, kendi koyumuza/köyümüze götürebiliriz. Meğer dedikleri kadar varmış, Gümüşlük her vakit bir başka güzelmiş.

30 Ağustos 2009 Pazar

Farilya Yelken



Gündoğan, yanıbaşımızda olmasına rağmen bütün yaz uğramadığımız komşumuz konumunda. Ne kadar yakın olsakta, arabasız ulaşım hiçte olması gerektiği gibi kolay değil. Komşuya gitmek için, illa Bodrum'a gidilecek (ki onun içinde 2 minibüs değiştirilecek), ordan tekrar Gündoğan arabasına binilecek, falan filan. Bu rotayı düşünmek bile yorgunluk yaptığından, yaz başında beri hiç o tarafa gitmedim. Bodrum'a yeni yerleşenlerin itme gücü de olmasa, yine gidemezdim.

Annemlerin arkadaşları olan yeni komşularımız ile Gündoğan'da bulunan Farilya Yelken Restaurant'a gittik. Bodrum'a taşınınca aldıkları '93 model Wrangler Jeep'e binmek için can atarken ben, yan koya yolculuk iyi bir fırsat oldu. Düz yolda bile giderken bile acayip sallayan araba, acelen yoksa şahane bir araç. Bodrum'un ışıksız yollarında ilerlerken, rüzgarı 360 etrafında hissetmek, gökyüzüne baktığında milyonlarca yıldızı tek tek seyretmek için harika... Restorana dönecek olursak, Farilya nedir diye sorunca, Gündoğan'ın eski adı olduğunu öğrendim, aynı Müskebi'nin Ortakent'in eski adı olduğu gibi. Deniz kenarında da masaları olan restaurantın iç tarafında rahat rahat oturduk. Sokakların ve restaurantın boşluğu dikkat çekiciydi, ramazana ve günün maçına yorduk. Servis gayet iyi, mezeler fena değildi ama Bodrum akşamlarımın baş tacı deniz börülcesi ve kabak çiçeği dolması hayal kırıklığına uğrattı. Komşu restoranlar gazetelerdeki köşe yazılarında nasiplerini alıp dolup taşarken, bizim restoranın sinek avlıyor oluşu bize yaradı.

27 Ağustos 2009 Perşembe

Happy Hippy Day!



Ne gündü ama! Telefon üstüne telefon gelmesi de, uzakta olmama rağmen kapıma gizemli kutular yağması da günümü şenlendirdi. İlk defa kendi pastamı kendim yaptım. Uzun zamandır yapmadığım ama bir zamanlar spesialim olan Tiramisu'mun tarifini unutunca, kendimi tarifi verdiğim kişileri arayıp, 'Yanlış hatırlamıyorsan size bir Tiramisu tarifi vermiştim, şimdi onu geri alabilir miyim?' derken buldum. Tek tek arayanlara, mesaj atanlara, hiç telafuz etmememe rağmen içten içe istediğim şeyleri hissedip bana alanlara, özenle hazırlanmış doğumgünü kitine! teşekkürü bir borç bilirim. Bu arada, 3 kere mumlarımı üflemiş ve 3 ayrı dilek tutmuş olabilirim.

26 Ağustos 2009 Çarşamba

Babamla Bir Gün

Bodrum'a tek yön bilet almanın sonuçlarını artık biliyorum. Buraya gelip, resmen kazık çakıyorum. Başlarda çok keyifli olsa da, hareket, değişiklik, yenilik istiyen bünyeme ters düşüyor bir zaman sonra burası. Yeterince şarj olduktan sonra, gerisin geriye boşalmasın diye içi aleti prizden çekmek lazım ya, benim de ya Bodrum'da gezmem ya da İstanbul'a dönmem lazım...

Kahvaltı sonrası, değişiklik olsun diye babama takılmaya karar verdim bugün. Biliyorum ki ne zaman ona takılsam, Bodrum keşfedilmeyi bekleyen sayısız mekanları ile karşımda yerini alıyor. Bodrum merkez yakınındaki Yokuşbaşı ile başlayan maceramız, araya giren elektrik idaresi gibi tatsız mekanlara, apart otel gibi sürekli dolup boşalan evimizin hiç bitmek bitmeyen alışverişini sağladığımız market molalarına rağmen çok zevkliydi. Ortakent, Dereköy, Gürece, Gümüşlük ve Geriş'e ulaşmak için geçtiğimiz yollar, dere tepe düz gittiğimiz, mandalin bahçelerini kanıksadığımız, yol üstündeki eski Rum evlerinin minikliğine şaşarken taşının güzelliğine hayran kaldığımız bir oyun parkuru gibiydi adeta.


Yokuşbaşı


Dereköy Çocukları

15 Ağustos 2009 Cumartesi

Karafaki



Geçen sene Gümüşlük'te Mimoza'ya gitmiştik. Yine aynı aile tarafından Karafaki'ye davetliydik. Bu sene bir çok kez Ortakent Deniz Kızı'na gittiğimizden, değişiklik iyi geldi. Bu sefer kararımı vericem, ya meze ya balık yiyeceğim derken, kendime verdiğim sözü yine tutamadım. Mezeler hoştu. Tuzlama yaptırılmış dev Beyaz Laos acayip lezzetliydi ama keyifli sohbet eşliğinde Gümüşlük'ün ambiansı şahaneydi. Nemo'nun arkadaşı olduğunu düşündüğü bir balığı bütün gece elinde sıkı sıkı tutan Sinan ise acayip şirindi.



Bu arada, Karafaki, kulbu ve sapı olmayan, uzun boyunlu rakı sürahisi demekmiş. Eskiden rakının sek içilmesi adet olduğundan, soğuk tüketilmesi gereken rakı açılıp masaya servis edildikten sonra da bu sürahi içinde bekletilirmiş...

13 Ağustos 2009 Perşembe

Maussellelion



Roma’lı bir tarihçinin anlattığına göre Halikarnassos şehri yani bugünkü Bodrum, Mora Yarımadasının doğusunda yer alan Treozen’den Antes isimli bir lider komutasındaki Dor’lar tarafından, (muhtemelen) M.Ö. 1000 yıllarında kurulmuş. M.Ö. 546’da Persler’in hakimiyetine geçen toprakların başına Satrap denilen bir vali atanırmış. M.Ö. 377’de de Halikarnassos’un içinde bulunduğu Karia bölgesine de, Satrap olarak Maussollos geçmiş.

Maussollos’un ilk işi, bölgenin başkentini Halikarnassos’a taşıyıp yarımada üzerindeki 8 kentin halkını başkente taşımak olmuş. Daha sonra da kendisine dev bir anıtsal mezar inşa ettirmeye başlamış. Ölçüleri eskiçağ standartlarına göre oldukça büyük, süsmeleri o kadar çokmuş ki, kısa zamanda dünyanın yedi harikasından biri olarak anılmaya başlanmış ve Maussellelion adı o günden sonra her büyük mezar için kullanılan bir kavram haline gelmiş. Maussollos’un ölümünden sonrada devam ettirilen inşaat, yıllar süren çalışmalarla tamamlanmış. Fakat bilinen üzere, M.S. 6. Yüzyılda Anadolu’yu sallayan bir depremle yerle bir olmuş. Belki yerle bir olmuş Maussollos (yani bugünkü adıyla Mozole) ama yerde kalan taşlar, Maussollos’un dediği üzere ‘insanoğlunun hiç bir mabette görmeyeceği güzellikte, kaliteli mermerler ve itinalı bir şekilde yapılmış, atlar ve insane heykelleri…’ yerinde kalmamış, kalamamış, talan edilmiş. Uzun lafın kısası değeri bilinmemiş.

15. Yüzyıl’da, yarımadaya gelip yerleşen ve Bodrum Kalesi’ni inşa eden Rodos Şövalyeleri, kale inşaatı için gerekli malzemeyi çevredeki bir sürü yıkık antik yapının kalıntılarından sağlamış. 18. Yüzyıl’ın ikinci yarısında, kale duvarlarındaki kabartmaların Mausselleion’a ait olduğunu anlayan bir ingiliz, konsolosluk izni ile bu eserleri yerinden çıkarıp götürmek istediğinde başarılı olamamış ama 1846’da padişah izni ile 12 adet kabartma yerinden sökülerek British Museum’a götürülmüş. 1857 yılında, Osmanlı Hükümeti’nden alınan izinle Charles Newton isimli bir araştırmacı bölgede kazılara başlamış ve sene içinde bulduğu her heykeli ve mimari parçayı Sultan Abdülmecit’in izniyle İngiltere’ye götürmüş. Bugün eserin bulunan bütün parçaları (bir iki parça eksiği ile) Londra’da sergilenmekteymiş.


British Museum

Yakın zamanda Londra’ya gitme fırsatım olursa, görülecekler listemin başında British Museum’daki ‘21. Oda’ olacak. Malum, Maussollos’un inşa edildiği esas yere gittiğimde görebildiğim tek şey, Dünya’nın Yedi Harikasından Biri olarak lanse edilen Maussellelion’un Kırıntıları oldu…



Kaynak. Bodrum Bağları

Zeki Müren Müzesi



Geçenlerde internette bi takım görseller ararken, başrolde Zeki Müren'in oynadığı 1968 yapımı Katip (Üsküdara Giderken) isimli filmi buldum ve 80 dakikalık filmi gecenin 2'sinde izlemeye koyuldum. Filmin sonunu getirdiğimde gözlerim açık, belki bazıları için şaşırtıcı ama hala uyanıktım.Bir müzik öğretmeni ile öğrencisi Nazlı'nın aşk öyküsünün anlatıldığı film o zaman için sadece duygusal, şimdi benim için ise duygusal-komedi diyebilirim. Filmi izlerken o kadar eğlendiğim detaylar, replikler oldu ki, zamanın nasıl geçtiğini anlamadım. Filmden sonra, Zeki Müren hakkında bilgilerimi tazelemek, oraya gidene kadar maruz kalacağımı bilmediğim görsel bir şölene tutulmak üzere Zeki Müren'in Bodrum merkezdeki evine gitmeye karar verdim.



Zeki Müren, yani nam-ı değer 'Sanat Güneşimiz'in 1931-1996 yılları arasında yaşamış, hep üretmiş, farklı olmuş, kendi olmuş, hep saygı duyulmuş çok büyük bir sanatçı. Sayısız şarkısı ve filmi ile akıllara kazınmış, tarzı ile olay yaratmış, yıllarca kendi sahne kostümlerini bile kendi tasarlamış çok üretken bir kişiymiş. Hayatının son yıllarını Bodrum'da geçiren Zeki Müren'in evi 2000 yılında müze haline getirilmiş. O günden beri, Bodrum'daki evi dışında, İstanbul'daki evinden getirilmiş yatak odası, sahne kostümleri, çizdiği desenleri, hayranlarından gelen mektupları, aldığı ödülleri ve özel eşyaları burada sergileniyor. Hepsi birbirinden ilham verici objelerin, kıyafetlerin dili olsa da konuşsa diye düşünüyor insan. Birde inandığın şeyin peşini bırakma, farklılık her zaman için iyidir, elinden geleni ardına koyma diye bağırıyorlar.


O zaman hazır harçlar yok, boncuklar tek tek elle işleniyor...


Gözlükler, broşlar ve diğerleri


Meşhur ayakkabıları