12 Eylül 2011 Pazartesi

Koy Koy Bodrum



Bayram tatilini ufaktan uzatınca, gerçek Bodrum'un tadını çıkarmaya bir adım daha yaklaştım. Bayram tatilinden sonra da Bodrum hem sıcak hem insan bakımından kaynıyordu. Olmazsa olmaz listem kabarık olduğu için, pek yenilik peşine düşemedim bu sene ama elimden geldiğince gezip dolaşmaya, yiyip içmeye ve fotoğraf çekip, bizi bekleyen serin ve depresif günlerde kullanmak üzere, pozitif enerjiyi yaratacak hatıralar biriktirmeye çalıştım. Bu sene Bodrum yazımı, koy koy, bölge bölge yazayım dedim. Liste baya bir yemek ağırlıklı oldu ama elden ne gelir... Seviyorum ve inkar edecek değilim:)

Konacık

- Kısmet Lokantası



Artık duymayan yok kendisini ama hala gitmeyenler olduğunu biliyor ve inanamıyorum. Bayram tatilinde kapalı olduğu için, tatili uzatmanın faydalarından birinin, Kısmet'e gidebilmek olduğunu söyleyeblirim. Gün aşırı olarak öğlenleri Kısmet'e gittik desem abartmış olmam. Seviyorum bu mekanı, lezzetli yemek çeşitlerini, güleryüzlü çalışanlarını.

Yahşi

- Sakız Ana



Adını hep duyduğum ve Ortakent-Turgutreis yolunda önünden süreklik transit geçtiğim bir mekan. Aylardır Bodrum'da olan annemin Kısmet'ten fırsat kaldıkça gittiğini duyunca, artık ben de gideyim dedim. Ufak bir mekan, az çeşit ama baya başarılı Sakız Ana'nın yemekleri. Mutfaktan gidip yemeklerini seçerken, sanki evinde hissediyor insan kendini. Zaten duvardaki fotoğrafları, içinde cam eşyaların durduğu vitrinli dolabı, üstünde yoğurt, cacık, ekmek ve tatlıların servis edildiği yemek masası ile Sakız Ana'nın evine sızmışsınız hissini duymamak imkansız.

Yalıkavak

- Kavaklı Köfte



Yalıkavak çarşının meydanında, özel ekmekleri ve köftesi ile süper. Bu sene aynı meydana Sultanahmet köftecisi de açılmış, Bosna köftecisi de. Oraya gidip, Kavaklı'ya gitmemek söz konusu bile olamaz.

- Küdür



Xuma'nın komşu koyunda, gidilesi bir halk plajı. Geçtiğimiz senelerde daha keşfedilmediği için daha sakindi ama denizi hala süper. Xuma'ya bu kadar yakın olup, denizinin bu kadar farklı ve iyi olması koyun yönünden ve arkasının açık olmasından kaynaklı. Bildiğim kadarıyla köftesi zaten güzeldi, patatesine hasta oldum bu sefer. Mayıs ayındaki sakinliğini tercih ederim, o ayrı.

Türkbükü

- Türkbükü Doğal Dondurma



Bitez Dondurması'nın pabucunu dama atan dondurmacı bence. Gecenin köründe bile önünde yarım saatlik bir kuyruk oluyor. Türkbükü'ne gidip, o sırada beklemek kaçınılmaz. Fıstık, karadut, naneli yedim bayıldım. Yoğurtlusu pek enteresan.

Gümüşlük

- Mandarin



İki sene önce keşfettiğimiz, bu sene keşfetmeyenin kalmadığı kahvaltı mekanı. Bir kaç masayı tam doldururken, şimdi yan restoranın masalarına taşıyor. Rezervasyon yapıp gitsen bile, yer bulamama ihtimali enteresan oluyor. Masalar sakinleştikten sonra, muttafa bizim de girip, beraber poğaça pişirdiğimiz ve yerken zevkten 4 köşe olduğumuz eski Mandarin ile bu sene bizi karşılayan Mandarin hiç birbirine benzemiyor. Yoğunluktan dolayı en iyi yaptıkları şeyi yapmayı ihmal etmelerini de çok saçma bulduğumu söylemeliyim. İhtiyaç dolayısıyla, bizi yandaki fırına yönlendirmelerine artı puan.

- Fırın

Gümüşlük fırını da bu seneki keşfim. Mandarin'de oturamadığım günlerde, fırından aldığımız sıcak dereotlu poğaça, simit, otlu böreği deniz kenarında yemek çok keyifli. Yemek sonrasında batık antik kentin üstünde yüzmek beklediğimden güzel.

Bodrum Merkez

- Sünger
Bodrum Marina'nın hemen arkasında yaz kış gidilecek bir klasik. İtalya'da yediğim dev pizzaları aratmayacak ebatlarda pizzaları var. Başka yiyecek şeyler de var. Çökertmesi de meşhur ama pizzasını tercih sebebi.

- Şirin Döner
Halikarnas'a doğru giderken, sebzeli döner yemeden olmaz. Çok aç olmasam da, her daim pide ya da dürüm döner yenebilir.

- Trata
Meyhaneler sokağında, babamların favorisi mekan. Balığını yan taraftan satın alıp, Trata'da hazırlatıyorsun. Mezeleri harika. Çalışanlar ilgili ve eğlenceli.

Aspat / Akyarlar / Karaincir



Kendimi bildim bile, Karaincir'in, Akyarlar'ın ve Aspat'ın denizine bayılırım. Buralarda denize girmeyi yarımadanın bir çok yerine tercih ederim. Zaten yanyana olan bu koylarda, daha çok siteler var ve ben şimdiye kadar hep oralardan denize girdim. Bu sene dışardan sitelere girmek yerine, Aspat Beach'i bir deneyelim dedik. Xuma, Dodo gibi yüksek ses müzik yayını yapan, denizi idare eden (Akyarlar, Aspat ve Karaincir'i bildiğimden çıtam biraz yüksek), plaj giriş ücretlerini abartan yerlerden sonra çok beğendim. Çok geniş bir alana yayılması dolayısıyla, şezlonlar arasında mesafe olması, süper denizi, ve içinden akan azmak çayı ile kafa dinlemek için harika bir yer. İsmi kurak ve sulanmaz anlamına gelen Aspartos'tan gelmiş.

27 Ağustos 2011 Cumartesi

27

Son yıllarda kalabalık doğumgünü toplaşması düzenleme fırsatım olmadı ama 4-5 yıl önce düzenlediklerimin tadı damağımda kaldı. Doğumgünlerini o kadar çok seviyorum ki! Uzun süredir sesini soluğunu duymadığın kimseleri, kanlı canlı görme fırsatı doğuyor. Bir mesaj uçuruyorsun, herkes bir araya geliyor! Bu sene Bodrum programımı özellikle doğumgünümün ertesine yaptım ki, yine herkes bir araya gelsin dedim. Olmadı... Tadım tuzum yoktu çünkü. Canım çekmedi kimseleri aramak, hadi beraber yemek yiyelim, eşek kadar oluşumu kutlayalım demek... Onun yerine yalnız kalmak, kendi kendime çikolatalı pasta yapmak, sonra onu bir bardak soğuk süt eşliğinde yemek istedim. Ama hiç bir şey planladığım gibi gitmedi...



Elbette İpek, Damla ve Görkem yalnız bırakmadı beni. Sabahtan akşama dükkanda keyif yaptık. Geç bir kahvaltıyı takiben, Damla'nın hediyesi olan ve Meral'in 'fiskos' ismini verdiği rengarenk sandalyelerimizde Serdar-ı Ekrem'in tadını çıkardık. İpek'in çilek ve beyaz çikolatalı pastasından sonra uzun bir süre tatlı yemeyeceğimizi düşünürken, akşam dondurmalı macaronları da mideye indirmekte hiç bir sakınca görmedik.


Zamane Kahvesi - Dondurmalı Macaron



Galata bir güzeldi 27'sinde. Kulesi, sokakları, hayalimdeki çatı katı dairesi ile aydınlıktı. Bilmiyorum, belki her zaman aynı ama bugün bana bi farklı geldi... Sevdiğim ve beni gerçekten sevdiğini bildiğim insanların yanında; Galata da, dünyanın herhangi bir yeri de aydınlık ve huzurlu.

21 Ağustos 2011 Pazar

Felekten bi gün -2

Yazı daha ortada yokken, başlıktan emindim. Felekten bi gün... Sonra içime bir kurt düştü ve 'sanki bunu daha önceden kullanmıştım' dedim. Meğer Nisan ayında da 'felekten bi gün' geçirmiş ve buraya yazmışım. Aylar sonra yine aynı şeyi hissetmek güzel, bu duyguyu daha sık hissetmemiş olmak ise üzücü. Başlık yerine 'felekten bi gün' etiketi oluştursam diye düşünüyorum şu an. Hiç bir plan program yapmadan, hiç bir mecburiyet olmadan, kendimi sadece kalbimin ve ayaklarımın götürdüğü yerlere götüreceğim günler için bir etiket!



Pazar sabahı aile saadeti yapalım dedik ve kahvaltı için geç kaldığımızı inatla savunan babamızı Rumeli Hisarı'na götürmeye karar verdik. En son 2009 Aralık ayında gittiğim Lokma'nın kalabalığı karşısında küçük dilimizi yutacakken, kapalı mekandaki masalardan birine yerleştirildik. Menemen, mıhlama, sunum olarak gördüğüm en kötü peynir tabağı eşliğinde çay ve portakal suyu ısmarlayıp, boğazın keyfini çıkarmaya çalıştık. Gazeteler ve Aykut Oğut eşliğinde yedik içtik ve günümüzü planlamaktan kaçınırken bir sonraki durak ne olsa diye konuştuk durduk.



Sahil yolunda yürüyüşe çıktık önce. Turist Ömer modunda fotoğraflar çektik, çektirdik. Yürüdük, güneşlenenlerin yanından geçtik, denize girenlerle konuştuk. Suyun sıcak, dışarı çıkınca havanın soğuk olduğu havadisini aldık. Hisarın yanından geçerken tepeye tırmanmaya karar verdik.



İstanbul Boğazı'nın en dar ve akıntılı kısmında inşa edilen Rumelihisarı'nın, Hisarlar Müzesi kapsamında gezilebildiğini bilmiyordum. Hisarın avlusu o kadar yeşil ve güzel, manzarası o kadar eşsiz ki, mutlaka gidip gezilmeli. Yalnız hisarın etrafını çevreleyen surlar birbirinden kopuk, dolayısıyla her kule için tekrar tekrar inip çıkmak kaçınılmaz...


Abdullah Biraderler'den bir Rumeli Hisarı fotoğrafı.
Sadece 100 yıl önce; hisarın etrafı yemyeşil, el değmemiş ve huzurlu...


Rumeli Hisarı'ndan sonra Nar Cafe'de kahve molası verip soluklandık.


collage: http://blissfullydomestic.com/

Sonrasında İstanbul Modern'deki Son Kodachrome sergisine uğradık. 1936'da üretilmeye başlanan Kodachrome'un 74 yıl sonra üretimine son verilmesine karar verilince, McCurry son filme talip olmuş ve sürecin sonunda bu sergi oluşmuş. Portre fotoğraflarının içerik ve grafikleriyle bana hep ilham veren, Magnum Ajansı ve National Geographic'in fotoğraf sanatçısı Steve McCurry'nin 'son' 36 fotoğrafı ne şekilde kullandığını merak ettiğim kadar varmış... Son filmini Hindistan, New York ve İstanbul'da kullanan sanatçı, 30 Aralık 2010'da bu filmi yıkayacak tek laboratuvar olarak ayakta kalmış olan Dwayne's Photo'nun bulunduğu Kansas eyaletinde de 3 kare fotoğraf çekmiş. Sağlam çıkan 31 fotoğraf arasında, otel odasında ayaklarını uzatmış dinlenirken, oturduğu yerden ayaklarının ve televizyonun gözüktüğü bir fotoğraf ve McCurry'nin kendi portresi de var.

--
Bütün gün ayakta durmamıza rağmen, dinlendirici bir pazardı. Günün sonunda vardığım nokta ise, tez zamanda Hindistan yolcusu olmak istediğime karar vermem...

16 Ağustos 2011 Salı

Hayal Alemim



Yola çıkarken ne hayallerim vardı... Uzun süredir hayali kurulan bir kaçamak. Daha önceden tadı damağımda kalmış bir mekan. Keşfedilecek bir sürü his. Açılmasını hayal ettiğim kapılar... Dönüşte, elimdeki tek şey ise hayal kırıklığı!




Hacımemiş Mahallesi - Alaçatı

8 Ağustos 2011 Pazartesi

Happiness=Keep Busy



Son zamanlarda çok sükse yapan kurabiye ve muffin tariflerim, mutfakla hiç alakası olmayan bir çok arkadaşımı mutfağa soktu sanıyorum. Dayımdam mail yoluyla aldığım yengemin tariflerini, yakın arkadaşlarıma mail yoluyla iletmekten, ölçü kaplarını ve muffin tepsilerini almalarına önayak olmaktan, tarifleri hayata geçirip sevdiklerini mutlu ettiklerini duymaktan inanılmaz keyif alıyorum.

Aslında kendim yaparken de aynı şeyi düşünüyorum hep. Keki, kurabiyeyi kimin için hazırlıyorsam, onun yediğinde hissedeceklerini düşünüyorum. Kendime değil de, başkaları için bir şeyler hazırlamaktan keyif alıyorum. Bu sürecin sonunda da karşılık beklemediğimi sanıyordum... Halbuki bekliyormuşum! Neyse bu başlı başına ayrı bir konu. Hatta bir ara hayatımı ele geçirmiş ana gündem maddem ama bazen boşvermek en doğrusu, boşvermek ve hayatın detaylarıyla meşgul olmak, detaylarda kaybolmak... Ne de olsa mutluluk, detaylarda kaybolmakta gizli, benim ve bir çok kişi bu böyle...

Bu yaz bir çok pazartesi günü yaptığım gibi, İpek ile Eminönü yoluna düştük. Aklına koyduğunu, yapılacaklar listesine yazan ve onu hayata geçirmek için hiç zaman kaybetmeyen canım arkadaşımla konsantre vanilya ve ölçü kaplarından almak için Fermo'ya gittik. Değişik değişik kek kalıpları, süsleme malzemeleri arasında kararsızlık yaşadık ama İpek'in evladiyelik olarak nitelendirdiği kaplardan aldık sonunda, Ankada'da keyifle kullanacağından emin olduğum birbirinden güzel malzemeler.

Fermo'dan sonra, Mısır Çarşısı'na doğru yürüyüp, Kurukahveci Mehmet Efendi'nin kokusu ile hipnotize olduk. Türk kahvesi ile pek aram olmamasına rağmen, sıraya girip içeride hızla poşetlere doldurulan taze kahveden almadan duramadık.



Kurukahveci'den sonra, dükkanın hemen arka köşesindeki doğal taşlara daldık. Dışardan bakınca içerdeki cevheri keşfedemeyeceğiniz, gizli bir cennet gibi bu dükkan. Eminönü tarafına geçtiğimde, mutlaka uğrayacağım bir yer! Yeri kolay, fiyatları uygun, taşları mükemmel... Adını paylaşmak istiyorum ama hatırlayamıyorum. Böylesi bazen daha çok hoşuma gidiyor. Ben yerini biliyorum ve gittiğimde elimle koymuş gibi buluyorum ya, bana yetiyor:)

Mısır Çarşısı'nın içinden geçerken, dükkan çalışanlarının ingilizce ve fransızca laf atmalarını üstümüze alınmadan, kudüs hurmalarımızın tadını çıkardık. Bir sonraki durağımız Hayyam Pasajı oldu. Paraflaşlarım için haftalardır almayı ertelediğim ampulleri sonunda aldıktan sonra, Ali Usta'ya bi selam vermeden pasajdan çıkmak içime sinmedi. Ali Usta'nın vitrin camından içeri bakıp el sallayarak kaçmanın da mümkün olmadığını biliyorum... 3 m2 dükkanına girip, 2 saat oturduk, keyifle... 2 saatin sonunda da; içtiğimiz sayısız çay, İpek'in hiç planda yokken satın aldığı '77 model yeni Minoltası, ustanın kardeşim Görkem'e hediye ettiği Agfa Click II ve keyifli sohbeti ile zevkten 4 köşe olarak dükkandan ayrıldık.



Sirkeci'de bulunan matbaama da uğrayıp, tasarımını yaptığım kartvizitleri teslim aldıktan sonra, bi taksiye atladık ve Levent tarafına geçtik. Yeni oyuncağı ile delicesine oynamak isteyen, 36 fotoğraf karesinin abartısız yarısından fazlasını, taksinin içinde, benim fotoğraflarımı çekerek kullandı İpek. Fotoğraf çektirmekten çok, çekmeyi seven bir insan olduğumdan önce biraz yadırgadım ama İpek'in abartısız sürekli gülen gözleri yetti bana. Fotoğraflar basılınca, karelerin birbirinden güzel çıkması, analog makinelere olan inancımızı tazeledi. Renklerin, ışığın güzelliği İpek'in miniğine aşık etti bizi.

taksi hatırası - photo by ipek



7 Ağustos 2011 Pazar

Antiochia

Bir gün Asmalı'da bir restorana gittik, hayatım değişti. Şaka şaka tabi bu dediğim ama Antiochia hayatıma öyle bir girdi ki...

Galata'dan Asmalı'ya doğru yol aldığımızda ayaklarımız bizi hep aynı yere götürdü. Dükkana gelip, buralarda nerde ne yesek diye soranlara tavsiye edildi. Mano furyasından sonra, kendisini tanımayanlar ile onu tanıştırmak ise hep en keyiflisiydi...



Mütevazi menüsü kısa ve net! Restoranda sunulan Antakya'nın birbirinden değişik mezeleri de, Antakya'dan getirilen ve şiş ya da dürüm şeklinde sunulan özel etleri de acayip lezzetli. Yalnız leziz oldukları kadar acılar... Mezesinden etine, (acıyı bastırmak için iki lokma ekmek yiyeyim diyeceklere) ekmeğine kadar acı. Sokağa dökülmüş masalarında rakı sofrası keyfi garsonların ilgi alakasıyla, üstüne yağ sıçrasa, Süleyman Abi'nin bu duruma bile el atmasıyla Antiochia'nın gönlümde, gönlümüzde! yeri ayrı. Sokaktaki masaları olmadan kendisi neye dönüşür bilmem ama biz yine gideriz, muammara ve humus eşliğinde şiş etimizi yeriz gibime geliyor.

25 Temmuz 2011 Pazartesi

Alaçatı



Haftalar önce uçak biletleri alındığında, Çeşme seyahati hayal gibiydi. Düğün gibi keyifli bir sebep olmasa, aklımın ucundan İzmir, Çeşme'ye gitmek geçmezdi ama Ece'nin mutlu günü için organize olduk, planlar, rezervasyonlar yaptık. Çamlıca kız lisesi kıvamında bütün kızlar toplandık ve yola çıktık.

Uykusuz bir geceyi takiben, hiç zaman kaybetmeden sabahın ilk İzmir uçağına bindik. İz Air uçağında kulaklarım Derya Günaçan'ın sesini aradı ama boşuna... Yine de her pilotun anonslarında hafifte olsa Günaçan etkisi görüyor olmak bile güzel. Uçaktan inince kiraladığımız araba ile yola çıktık, şöför koltuğunda bendeniz, kopilot Damla, arka salon kıvamındaki koltukta Pelin, Sıla, Emma.

Bodrum aşkımdan dolayı, Çeşme'ye karşı geliştirdiğim ön yargım yol boyunca varlığını sürdürdü ama Alaçatı'ya girmemizle yerle bir olması uzun zaman almadı... İlk göz ağrımı aldatıyor gibi hissetmem, Çeşme güneşinin Bodrum güneşi gibi bünyemde alerji yapmadığını keşfetmemle tamamen buharlaştı!



Sailors Otel'in misafirperverliği ile Alaçatı'nın kapısında karşılandık, apart odamıza yerleştik ve Orta Kahve'de güzel bir ege kahvaltısı ile güne, tatilimize başladık. Nasıl başlarsa öyle gidermiş, su gibi gezdik Çeşme'nin değişik sahillerini tatil boyunca. Bir gün Ramo'ya gidicez diye kendimizi dağlara, toza toprağa vurduk ama sonunda sahilde soluğu aldık. Denize sıfır şezlonglarımızda kimimiz yağlanırken, kimimiz 50 faktör kremimizle yarı güneş yarı gölgede yuvarlandık durduk.



Ramo iyiydi güzeldi ama medeniyetten biraz uzak gibiydi, ertesi gün Babylon Aya Yorgi'ye bi bakalım diye düşündük. Çimlerin üstünde rengarenk minderler, sürekli servis edilen midye dolma, patates kızartması, beyaz peynir-karpuz ve ismini hatırlayamadığım sürahili içkimizle keyfinden yenmeyecek gibiydi durumumuz. O kadar güzeldi ki, uçağa 3 kala bile tekrar kendimizi bir çok koy arasından aynı yere atalım dedik.



Düğün günü, kuaför öncesi Alaçatı'dan çok uzaklaşmayıp Sea Side'a gittik. Çoğunluğumuz gölge isteyince, kısa bir süreliğine şezlong krizi yaşamamıza rağmen, bazı arkadaşlarımızın mükemmel kriz yöneyimi ile, püfür püfür locamıza yerleştik, ayran logolu minderlerimize gömüldük. Gerçi denize girip çıkamadığımızdan, bazılarımız hiç minder yüzü bile görmedik ama duba şeklindeki iskelede kısa kısa güneşlendik, düğün öncesinde bile son damlasına kadar tatilin keyfini çıkarmaya çalıştık.



Tatil boyunca tahmin edileceği üzere sadece sahilleri gezmedik, hiç durmadan yedik içtik. Çeşme Marina'da Monk by Babylon yemeklerinden çok mekan ve müziği ile favorimizdi. Texas'lı caz sanatçısı Della Miles hemen yanı başımızda gecemizi şenlendirdi.



Alaçatı merkezde Tuval'de de yemek yedik, işte orası balıklarıyla da, etleriyle de kalbimizi kazandı. Düğün sonrası gittimiz Biber'e ise ambiansı, içkileri, dekorasyonu ve sakin ortamı dolayısıyla bayıldık. Odamıza yürüme mesafesinde olması dolayısıyla da, benden ekstra ekstra puan aldığını söylemeden geçemeyeceğim. Yemek sonrası Aya Yorgi'de bulunan Paparazzi beni pek açmadı... Müdavimleri olduğu çok belli ama bana ortamdaki düşük yaş ortalaması dolayısıyla eski Silivri günlerimizdeki ortamları hatırlattı. Biraz acımasız oldu galiba ama belki de bana o an içinde bulunduğum ruh halimden öyle geldi, kim bilir?

Çeşme güzeldi. Alaçatı çarşısı, rengarenk vitrinlerle süslenmiş sokakları, sakızlı kurabiyeleri, yamuk yumuk taşlı yollarıyla daha da güzeldi. Bu tatile çıkmamıza vesile olan Ece ve Ece ile Murat'ın düğünü ise hepsinden güzel... Nikahın kıyıldığı iskele, süslemeler, yemekler ve müzik... Uzun süre keyifle hatırlayacağımız, çok sade ve şık bir düğündü. Bize de tadına çıkarmak kaldı.