23 Temmuz 2009 Perşembe

Yalıkavak Pazarı



Bilen bilir, Bodrum’un pazarları meşhurdur. Pazartesi günü Türkbükü pazarı, salı günü Bodrum tekstil pazarı, çarşamba günü Ortakent pazarı, perşembe günü Yalıkavak ve Bitez pazarları, cumartesi Turgutreis pazarı, pazar günü de Gümbet pazarı kurulur. Her pazarın kendine has meraklıları vardır, ne de olsa her biri diğerinden farklıdır ama ortak yönleri de Bodrum pazarı olmaları dolayısıyla oldukça çok. Bütün bu pazarların ortak noktası; köylülerin bahçelerinde yetiştirdiği ve topladığı otları, sebze ve meyveleri satmaları, kendilerinin dokuduğu kumaşlardan diktikleri elbiseleri ilgilenenlerin beğenisine sunmaları... Bodrum pazarı gerek otobüs garının yanıbaşında kurulması, gerek üstünün kapalı olması dolayısıyla, sıcaktan dolayı mümkün olduğunca Bodrum’a inmekten kaçındığımız günlerde hiç bir zaman iyi bir alternatif olmadı benim için. Diğer bir çok pazar da, bulundukları mevkiinin küçüklükleri ile orantılı olarak oldukça küçükler. Ama bir Yalıkavak pazarı var ki, Bodrum’a gelip ona gitmek olmazsa olmaz.



Bodrum’un Yalıkavak Beldesi’nde 43 yıldır Perşembe günleri kurulduğu rivayet edilen pazar, çevrede sürekli ikamet edenlerdan daha fazla turistlerin alışveriş mekanlarından biri. Belediye'ye ait 12 dönümlük arazide kurulan pazarda yok yok. Minik bahçelerde yetiştirildikleri her hallerinden belli sebzeler, meyveler, otlar, taptaze kuruyemişler (yedim ordan biliyorum... taze badem ve cevizleri unutamıyorum), kıyafetler, takılar, peştemallar, havlular vs vs... Milas, Aydın, Denizli dahil her yerden gelen 1200 esnafın tezgah açtığı pazara Yunan adalarından gelen turistlerde akın ediyormuş desem, işin ciddiyeti daha iyi anlaşılır diye düşünüyorum. Sıcağın alnında öğlenin ortasında bayılmak üzere iken imdadımıza yetişen gözlemelerden de bahsetmemek yanlış olur. Ege’nin bağrında olunca otlu gözleme öneriyorlar ama ben kendisini pek tutmadım. İçindeki otların arasında neler olduğunu bir türlü çıkaramadım (kereviz sapı fln olmasından şüpheleniyorum..) Patlıcanlı kaşarlı olan gözlemeyi tüm Yalıkavak pazarına gideceklere öneriyorum.

17 Temmuz 2009 Cuma

Müskebi

Benim için Ortakent hep Akyarlar ya da Turgutreis yolunda içinden geçtiğimiz bir merkezdi sadece. Babamın her geçen gün elinde minik, yeşil mandalinalarla eve gelmesiyle bambaşka bir anlam kazandı gözümde. Aslında hep bildiğim ama unuttuğum, bana hatırlatılması, daha doğrusu koklatılması gereken bir hoşluk, Ortakent’in mandalinaları…

Eski adıyla Müskebi, Turgutreis yolunun ve yarımadanın ortasında kalması nedeniyle yeni adıyla Ortakent, Bodrum yarımadasının en eski yerleşme yerlerinden biriymiş. Ben daha göremedim ama Geç Miken Çağı Mezarları ve burda ele geçen Miken çömleği bunun kanıtıymış. Tepedeki yeldeğirmenleri ve Bodrum mimarisinin eski kule tipi evlerini barındıran bölge, uzun kumlu sahil şeridi ve benim favorim olan mandalina bahçeleri ile kaplı. Sadece yazın kalmak için değil, en azından 6 ay Bodrum’da ikamet etmeye niyet etmiş bir çok kişi için, artık sahil kenarındaki yerleşimler kadar mandalina bahçelerinin de popülerliği her geçen gün artıyor.



Belki bir mandalina bahçemiz yok ama yinede Ortakent’e gitmek, bir çoğunu görmek mümkün kokuyu ciğerlerime çekmek, bir kaç tane toplayıp ellerime kokuları sinene kadar evirip çevirmek, yıkadıktan sonra ortadan ikiye kesip içine yeni su doldurduğum buz kaplarının içine yerleştirmek, buzlarım hazır olduğunda ise su, soda, kola, meyve suyu ne içersem içeyim içine atıp koklamak ve mest olmak için…



Mandalina toplamak dışında, Ortakent sahilindeki Denizkızı Restoran’da oturmak, börülce ve bilimum otları, kalamarları, peynir kavun ikilisini, roka salatasını ve uzun zamandır yemediğim kadar lezzetli buğulama levrek balığını yemek için çok hoş bir yer. İlk defa sahiline indim ve sakinliği ile büyülendim desem abartmış olmam sanırım. Bir çok insanın Bodrum diyince aklına gelen yerlere hiç benzemiyor, dolayısıyla beni kendine daha çok çekiyor.

15 Temmuz 2009 Çarşamba

Arya



Bodrum’un bendeki yeri hep ayrı olmuştur. Küçüklüğümden beri babamın işleri dolayısıyla Bodrum’a gelip, çeşit çeşit koylarda (Gümbet, Bitez, Akyarlar, Turgutreis gibi gibi) kalmışlığımız vardı. Ne zaman ki Yalıkavak Gökçebel koyundaki inşaatımız başladı, biz Yalıkavak’a geçtik. Bir kaç yıl kendi otelimizin işletmeciliği de yaptık, farklı işletmecilere de devrettik ama sonu hep hüsran olunca yerimizi ufak bir siteye çevirmeye karar verdik. Artık bir zamanların Arya Oteli, oldu size Arya Evleri. Fakat internetteki bazı tur acenteleri web sitelerini hiç güncellemediklerinden, zaman zaman eski resepsiyon telefonu olan yeni ev telefonumuzdan rezervasyon yaptırmak isteyenlerin telefonlarını alıyoruz ve baya bir eğleniyoruz.


Otel Arya


Arya Evleri


Soldan sağa; İpek/ Burak/ Şeyda/ Gözde;)

Gökçebel Koyu’nun tam kalbinde, denizin dibinde, günbatımının tam karşısındaki yerimize gelmek bundan böyle daha keyifli olacağa benziyor. Daha önceden hep iş için geldiğimiz bu yere artık kendimiz için gelebiliriz ve ben de arkadaşlarımı davet edebilirim. Yıllardır hep gitmek isteyip gidemediğim Bodrum Kalesine gitmemek için hiç bir mazeretim kalmamış bulunuyor. Babamın sürekli olarak bahsettiği çevre köyler beni acayip heyecanlandırıyor. Geçen sene İstanbul’a dönmeden bir gün önce gittiğimiz Karakaya Köyü dışında o kadar çok görülecek yer varmış ki, babam sen benim peşime takılsan neler görürsün neler Bodrum’da diyip duruyor. Yalıkavak’ın meşhur Sandima’sını da bu sene görebilirsem ne ala!

Bodrum diyince aklıma cam gibi bir deniz, begonvillerle çevrili bembeyaz evler, daracık sokaklar, birbirinden güzel koylar, birbirinden leziz otlar, bahçelerde limonlar, kokulu mandalinalar, yemekler yemekler yemekler geliyor. Bodrum bana sadece sakinliği, huzuru, mutluluğu çağrıştırıyor. Ben İstanbul’u beklerken Bodrum’a gidip dönenler bambaşka insanlar gibi dönüyor. İstanbul’da iken Bodrum’un kokusu burnumda, evlerin beyazı, denizin mavisi, begonvillerin moru, ağaçların yeşili gözümde tütüyor. İnsan buraya gelince zaman kavramını tamamen kaybediyor ve geldiği yere hiç dönmek istemiyor…

11 Temmuz 2009 Cumartesi

Seattle Coffee & Chai Co. Açıldı!



Seattle Coffee & Chai, Yeşilköy'deki Dünya Ticaret Merkezi B3'te açıldı. İçeceklerde kahveden, chai seçeneklerine, frappelere; yiyeceklerde baquette, salata, wrap ve tatlı seçeneklerine kadar bir çok çeşit bulmanın mümkün olduğu güzide bir mekan. Sandviçlerin sosları, ekmekleri hep taptaze. Hele birde muzlu muffinleri var ki, yemede yanında yat! Şimdilik maalesef sadece Yeşilköy'de.


by Fromotto

9 Temmuz 2009 Perşembe

To Whack or not to Whack?!



Uzunca bir süredir kırmızı bir top rafımdan bana bakıyor. Evimizin her yeri, koltukların altından merdiven basamaklarına her yer
top kaynıyor ama onun yeri ayrı. Çorabın oynayamadıgı tek top olma özelliginden de dolayı, hakettigi ilgiyi hiç elde edemeyen tek toparlak şey! Onun adı "Ball of Whacks", Roger von Oech'ın magnetik 30 kırmızı parçadan oluşan topu. Yanında kitabı ile gelen top, insana deneye yanıla bir şeyler yaratmaya çalışmayı ögretiyor fakat asıl amaç beyin jimnastigi. Alalı 1 sene olmasına ragmen, bugün farkediyorum ki kendisi ile yıldız çeşitleri yapmaktan ileri gidememişim... Yani topun hakkını verememişim. Bir elin nesi var, iki elin sesi var diyerekten tekrardan canlandırdıgımız sevdamı, bu sefer ileri götürmek niyetindeyim. Bakalım zaman bana daha ne şekiller gösterecek? İddia ettigi gibi hayata bakışımı mı, daha dogrusu çevremi algılayışımı mı degiştirecek?


Kedi


Denizde Dalga

4 Temmuz 2009 Cumartesi

Fromotto SU Reunion'da



3-4 Temmuz tarihlerinde Fromotto, 2009 SU Reunion'daydı. Haftalardır SUMED'in hem cep telefonlarımıza, hem de emaillarımıza attıgı mesajlar ile 2007 mezunları olarak kaçırmamız imkansız bir hal alan Reunion, üniversitemizin çokta eski olmayan tarihinde bir ilk. Fromotto olarak ilk defa üniversitemizde fotograf çekimi yapmamıza ragmen, VCD günlerimiz ve fotograf derslerimiz sagolsun Sabancı Üniversitesi kampüsünde çekim yapmak bizim için çok alışıla gelmiş bir durum oldu.





İlk gün en eski mezunlarını Rektörevi'ndeki barbekü partisi ile agırlayarak başlayan organizasyon, ertesi gün bütün mezunların beklendigi Güler Sabancı, geçmiş dönemler rektörümüz Tosun Terzioglu ve gelecek dönem rektörümüz Nihat Berker'in de katılımı ile devam eden konferanslar ile devam etti. Ögleden sonra konusmacıları arasında 'Galileo, Darwin ve Digerleri' konuşması ile Ali Alpar, 'Tarih, Tarihimiz, Tarihleri' konuşması ile Cemal Kafadar ve ' Europe, Turkey and the Islamic World' konuşması ile Joost Lagendijk vardı.



Konferanslardan sonra, Halil Berktay'ın anonsu ile tüm katılımcılar üniversite merdivenlerinde fotograf çekimi için buluştu. Kalabalıgın içinde gelinligi ve damatlıgı ile evvelsi gün evlenmiş bir mezun çiftte olunca çekim eglenceli bir hal aldı, gelinin arkasını dönüp kalabalıga çiçegini atması ve Albert Levi'nin tutması ile baya komik oldu.



Çimlerdeki minderler, bizi olmayan güneşten korumaya çalışan tenteler, köfte, dondurma hatta nargile gibi çeşitli yemekler ile açık hava aktiviteleri, akşam saatlerinde canlı müzik eşliginde bar ve yemek keyfi ve en önemlisi herkesin dört gözle bekledigi büyük ikramiyenin Tosun Terzioglu'nun bisikleti olan Reunion çekilişi gayet güzel planlanmıştı ama bekledigimden cok az katılım vardı. Bizim de çevremizden hatta dönemimizden katılımın az olmasına pek anlam veremedim. Ben ve Merve görevli olmamıza ragmen eski günleri yadetmemiz için, okulumuza dönmek çok güzel oldu. Cogunlugun yurtlarda kaldıgı gibi bende kalsaydım, iyice sanki okuldan hiç ayrılmamış havasına bürünebilirdim. Ama ben ne yaptım? Son sınıftayken her gün yaptıgım gibi gece 1'de gayet normal bir şekilde arabama atlayıp yine evimin yolunu tuttum. 3 sene boyunca her gün, insan okuluna 40 km gidip gelince alışkanlık yapıyor ve onlardan üstünden ne kadar zaman geçse vazgeçemiyor...



Sabancı Üniversitesi Mezun;
http://alumni.sabanciuniv.edu/

3 Temmuz 2009 Cuma

Anadolu Hisarı'nda Nişan



Haftalar öncesinden Selin ile Tanır'ın nişan davetiyesini dijital olarak aldım. Gelecegimi bildirdim ama son dakikada çıkan ve reddedilemeyecek olan bir iş beni baya bi gerdi. Sagolsun, Merve'nin destegi sayesinde nişandaki yerimi alabildim. Her geçen gün Kadıköy Anadolu Lisesi çevremden birileri evlendiginden olucak, artık beni şaşırtmamaya başladı bu tip etkinlikler. Geçen sene 'yok artık!' dedigim şeye, sayelerinde bugün normal birşeymiş gibi bakabiliyorum. Onların sayısı artıp, ben ve benim gibi o tarakta bezi olmayanlar azalırken, ve onlar tarafından kendimi yadırgamama neden olacak söz, bakış ve hareketlere maruz kalırken degiştim bende. Degiştim derken, onların durumunu yeni yeni kabullenmeyi ögrendim...

Uzun bir süredir birlikte olduklarını, iyi anlaştıklarını bildigim, dolayısıyla birbirlerine çok yakıştıklarını düşündügüm Selin ve Tanır'ın nişanı beni çok mutlu etti. Nişan olayının kendisi kadar nişan mekanı da benim için süperdi. Anadolu Hisarı'ndaki Kıyı Emniyeti Sosyal Tesisleri daha önceden tabelasını gördügüm fakat hiç gitmedigim bir yer. Anadolu Hisarın'nda oturmanın verdigi konfor ile 19.30 davetine 19.30'da evden çıkarak bütün arkadaşlarımdan erken varma lüksüne sahip oldum sayelerinde. İçeri girince 'bebekligini bilirim! diyipte kendisini kızdırabilecegim Beste karşıladı beni kapıda. Masama oturmadan mekanın muhteşem lokasyonu şaşırttı. Rumeli Hisarı'nın hemen karşısında, Anadolu Hisarı'nın içinde, bogazı ve FSM'yi kucaklayan Kıyı Emniyeti Sosyal Tesislerini baya başarılı buldum. Nişan yüzüklerini takiben, masaların dolaşılması, pastanın kesilmesi ve Selin'in hoşlanmadıgı ezgiler araya karışsa da dansetmek şeklinde gece ilerledi. Modern! piyanist şantörün 'çaldıgımız şarkılarla gelin hanımı kızdırdık ama misafirlerin isteklerini reddetmemiz söz konusu olamaz' gibi densiz açıklaması haricinde her şey gayet güzeldi. Yalnız kızların fotografları yollamasını beklemek, nişan sonrasında keske fotograf makimeni götürseymişim dedirtti.