Lise yıllarımdan beri fotoğraf çekiyorum. Olaylara, durumlara, kişilere farklı bi açından bakmaya çalışmak, farklı renkleri görmek, yakaladığıma inandığım farklılıkları kağıda düşürebilmek, kaydettiklerimi paylaşabilmek, paylaşmak için sözcükler yerine, fotoğrafları kullanabilmek hoşuma gitti hep. Zaman geçtikçe, ben gezdikçe bir sürü fotoğraf çekme şansı yakaladım, bundan acayip keyif aldım ama seyahat fotoğrafçılığı hiç yetmedi bana. İnsanlar fotoğraflarımı beğendiklerini her söylediklerinde, benim tatminsizliğim arttı, beni mutlu edecek esas şeyin ışığı, renkleri ve kompozisyonu iyi olan fotoğraf olmadığını anlamam zaman aldı...
İlk Foto-Röportaj sitesini keşfetmemle başlayan belge fotoğrafçılığı merakım, İz'i takip etmeye başladığım günden sonra iyice kabardı. Evvelsi gün, İstanbul Hatırası Fotoğraf Merkezinin düzenlediği PhotoStory Atölyesine giriş sunumu bile beni o kadar heyecanlandırdı ki, cuma günü atlayıp Moda'ya gittim. İstanbul Hatırası Fotoğraf Merkezi, geçtiğimiz dönemde mantar gibi türeyen ve beni oldukça mutlu eden bir çok fotoğraf merkezi/atölyesinden farklı olarak Beyoğlu'nda değil de, Moda'da. Kadıköy Anadolu'yu bitirdikten sonra neredeyse yolumun hiç düşmediği Moda'ya, hem de fotoğraf maksadıyla gitmek ise bir başka güzel.
İtalyan Fotoğrafçı Delizia Flaccavento'nun gerçekleştirdiği sunum, 'Anları, anlatmak istediğiniz öyküye uygun bir şekilde yan yana getirebilmek ve bir hikaye yaratabilmek...' üzerineydi. Öykü yaratmak edebiyata özgü bir tanım gibi gelse de kulağa, seri fotoğraflardan da bir hikaye oluşturmanın mümkün olduğu anlatıldı, photostory ile photoessay'in farkından bahsedildi, birbirine oldukça benzeyen bu iki formatın temelindeki farklılıklar konuşuldu ve bir kaç photostory incelendi. 5 Şubat tarihinde başlayacak atölyeye katılmayı çok istememe rağmen, şimdilik erteliyorum bu planımı. Ne de olsa, istemek ve başarmak her zaman aynı anda olmuyor.
Turk ve Gavur
29 Ocak 2010 Cuma
26 Ocak 2010 Salı
25 Ocak 2010 Pazartesi
Beyaz Galata
24 Ocak 2010 Pazar
Ertelenmiş Hayaller
...Eğer yapmak istediğimiz güzel işler, yazmak istediğimiz bir kitap, bestelemek istediğimiz bir şarkı, çekmek istediğimiz bir film varsa; gitmek istediğimiz bir şehir, görmek istediğimiz bir yer varsa, hayalleri ertelemek hayalleri kurutmak demektir.
Elif Şafak
Ertelenmiş Hayaller
Haber Turk
24.01.2010
Elif Şafak
Ertelenmiş Hayaller
Haber Turk
24.01.2010
20 Ocak 2010 Çarşamba
İlk Kar

İlk kar düştü, bizde Görkem ile sokaklara düştük. Belki şehirde bişicik yoktu ama bizim tepe her zaman ki gibi beyaza büründü. Yemekten sonra, sitenin içinde uzun bir yürüyüşe çıktık. Yıkılan restoranın yerinde cirit attık, parka girdik, Görkem'in ayarsız eli sayesinde kulaklarım kıpkırmızı olana kadar kar topu oynadık.
19 Ocak 2010 Salı
Pecs-Essen-İstanbul
Öncelikle Pecs ile Essen'i gördüğümü söylerek başlamak istiyorum Avrupa Kültür Başkenti temalı yazıma ve bu şehirlerin kalkınmaları amacıyla bu tür etkinliklere ihtiyacı olduğu kabul ediyorum, destekliyorum. Oysa ki, yüzyıllarca farklı medeniyetlere ev sahipliği yapmış İstanbul'umuzun Kültür Başkenti olarak anılması için bu tip bir etikete ihtiyacı olmadığını düşünüyorum. Ama bi yandan da olsun varsın diyorum, bir sürü turist gelecek diye organizasyonlar artacaksa, müzeler yenilenecekse, İstanbul'un çehresi pozitif yönde değişecekse, İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti olsun. Bizde İstanbullular olarak payımıza düşeni alalım, Avrupa'nın her hangi bir kıytırık şehrine gittiğimizde ne idüğü belirsiz müzeleri bile atlamadan gezdiğimiz gibi, İstanbul'un altını üstüne getirelim.

İlk durağımız, 2010 açılış etkinlikleri kapsamında Sultanahmet Meydanı. 3ü de meşhur oldukları iddia eden köftecilerden birinde (seçmiş bulunduğumuz kesin çakmaydı...) köfte-piyazlarımızı yedikten sonra, yağan yağmura rağmen gayet dolu meydana doğru ilerledik. Polis kontrolundan geçip, kalabalığın arasından yavaş yavaş önlere doğru geçtik. Metro-Füniküler-Hafif Raylı üstüne köfte yiyince, Mehter Takımını kaçırdık ama asıl hedefimiz Mercan Dede'yi yakaladık. Yağan yağmura rağmen, Ayasofya ile Sultanahmet'in arasında o kadar güzel bir ambians vardı ki. Uzun zamandır gitmeyi planladığımız fakat Galata Mevlevihane'sinin restorasyonda olmasından dolayı izleyemediğimiz sema gösterisi büyüleyiciydi. Ancak hava fişek gösterisinden sonra, Sultanahmet tarafına gelmemizin esas nedeni müzeleri hatırladık.

Televizyondan, gazeteden açılış etkinlerinin gerçekleşeceği gün bütün müzelerin saat 24'e kadar açık olacağını öğrendik ya, durdurabilene aşkolsun bizi. En son ne zaman gece Sultanahmet'e gelmiştik, ya da bir daha ne zaman gece müzelere girebiliriz bilemedik ya kararımızı verdik ama konser bitiminde saat nerdeyse 10 olduğundan, Ayasofya'dan başlayıp, Yerebatan Sarnıcı ve Arkeoloji Müzesini gezme planımız yalan oldu.
Arkeoloji Müzesi için Gülhane ile Darphane arasından çıkan zifiri karanlık yokuşu yürümek bile, müze gezmek kadar güzeldi. Müze'de bir Gece'deki gibi heykeller canlansa diye hayal ederken, zaman su gibi geçti. Saat 10'a 5 kala girdiğimiz müzede, saat 11'e gelirken kendimizi böyle bir konuşmanın içinde bulduk.
-hadi ama sizi bekliyoruz, çünkü kapanıyoruz..
-ama ama, hani saat 12'de kapanıyordunuz?
-biz çok bile durduk, ayasofya'yı çoktan kapadılar, hatta Topkapı'yı gece açmadılar bile.
-ama ama, televizyonda böyle söylenmemişti...
-ya onların dediklerinin yarısı yalan, uydurmaca. yok öyle 12 fln gibi bişi..

Yine de, Mercan Dede konseri de, bürokrasik engeller rağmen müze gezmemiz de çok güzeldi. Bundan sonra daha çok gezelim, gitmediğimiz bütün müzeleri müze kartımız da varken gidelim görelim nidalarıyla Sultanahmet faslı sona erdi. Müze çıkışında biz gece bitti zannederken, meğer daha yeni başlıyormuş, Taksim'e gelince anladık. Hava o kadar soğuktu ki, tatlı yanında sıcak bir çay keyfi yapalım dedik. O sırada AkSanat bünyesindeki etkinliklere katılamaya karar verdik. 01.00-08.00 saatleri arasında Akbank Kısa Film Yarışmasını geçtiğimiz 5 sene boyunca kazananları izlemek için kendimizi sinema salonuna attık. İçtiğim kahve ile uykum öyle bir açıldı ki, saat 3'e geldiğinde Damla'nın 'artık kalksak mı?' sorusuna 'biraz daha izleseydik' dememek için kendimi zor tuttum.

İlk durağımız, 2010 açılış etkinlikleri kapsamında Sultanahmet Meydanı. 3ü de meşhur oldukları iddia eden köftecilerden birinde (seçmiş bulunduğumuz kesin çakmaydı...) köfte-piyazlarımızı yedikten sonra, yağan yağmura rağmen gayet dolu meydana doğru ilerledik. Polis kontrolundan geçip, kalabalığın arasından yavaş yavaş önlere doğru geçtik. Metro-Füniküler-Hafif Raylı üstüne köfte yiyince, Mehter Takımını kaçırdık ama asıl hedefimiz Mercan Dede'yi yakaladık. Yağan yağmura rağmen, Ayasofya ile Sultanahmet'in arasında o kadar güzel bir ambians vardı ki. Uzun zamandır gitmeyi planladığımız fakat Galata Mevlevihane'sinin restorasyonda olmasından dolayı izleyemediğimiz sema gösterisi büyüleyiciydi. Ancak hava fişek gösterisinden sonra, Sultanahmet tarafına gelmemizin esas nedeni müzeleri hatırladık.

Televizyondan, gazeteden açılış etkinlerinin gerçekleşeceği gün bütün müzelerin saat 24'e kadar açık olacağını öğrendik ya, durdurabilene aşkolsun bizi. En son ne zaman gece Sultanahmet'e gelmiştik, ya da bir daha ne zaman gece müzelere girebiliriz bilemedik ya kararımızı verdik ama konser bitiminde saat nerdeyse 10 olduğundan, Ayasofya'dan başlayıp, Yerebatan Sarnıcı ve Arkeoloji Müzesini gezme planımız yalan oldu.
Arkeoloji Müzesi için Gülhane ile Darphane arasından çıkan zifiri karanlık yokuşu yürümek bile, müze gezmek kadar güzeldi. Müze'de bir Gece'deki gibi heykeller canlansa diye hayal ederken, zaman su gibi geçti. Saat 10'a 5 kala girdiğimiz müzede, saat 11'e gelirken kendimizi böyle bir konuşmanın içinde bulduk.
-hadi ama sizi bekliyoruz, çünkü kapanıyoruz..
-ama ama, hani saat 12'de kapanıyordunuz?
-biz çok bile durduk, ayasofya'yı çoktan kapadılar, hatta Topkapı'yı gece açmadılar bile.
-ama ama, televizyonda böyle söylenmemişti...
-ya onların dediklerinin yarısı yalan, uydurmaca. yok öyle 12 fln gibi bişi..

Yine de, Mercan Dede konseri de, bürokrasik engeller rağmen müze gezmemiz de çok güzeldi. Bundan sonra daha çok gezelim, gitmediğimiz bütün müzeleri müze kartımız da varken gidelim görelim nidalarıyla Sultanahmet faslı sona erdi. Müze çıkışında biz gece bitti zannederken, meğer daha yeni başlıyormuş, Taksim'e gelince anladık. Hava o kadar soğuktu ki, tatlı yanında sıcak bir çay keyfi yapalım dedik. O sırada AkSanat bünyesindeki etkinliklere katılamaya karar verdik. 01.00-08.00 saatleri arasında Akbank Kısa Film Yarışmasını geçtiğimiz 5 sene boyunca kazananları izlemek için kendimizi sinema salonuna attık. İçtiğim kahve ile uykum öyle bir açıldı ki, saat 3'e geldiğinde Damla'nın 'artık kalksak mı?' sorusuna 'biraz daha izleseydik' dememek için kendimi zor tuttum.
10 Ocak 2010 Pazar
Tek ve Tek Başına

Okuduğum bir kitaba ya da izlediğim bir filme, tiyatroya uzun zamandır kendimi bu kadar kaptırmamıştım. Ayşe Kulin'in son kitabı Türkan'da kendimden acayip çok şey buldum. Hatta sık sık bunu bende yazmış olabilirdim diye düşündüm. Bir çırpıda okudum, hem Saylan'ı, hem de bildiğimi zannettiğim kendimi daha yakından tanımak adına bana yaradı.
'...Allah bana hislerimi ifade kudreti vermemiş. Ben daha çok hissedemediklerimi ifade edegelmiş bir biçareyim. Üç safha var ortada. 1)Hissetmek istedim. 2)Hissettiğimi sandım. 3)Hissetmediğimi anladım.' s.47
'...Ne yazık ki bütün acı ve heyecanlar kavuşmanın ardından biter, bıkkınlık o anda başlar; bu hep böyle ama biz daima istisnai vaziyetlere inanır, bekleriz, böylece kendimizi aldatırız.' s.57
'Yorgunlukları, sorumlulukları biz seçmişsek, onlara katlanmamız da o denli kolay olacaktır. Mutluluk, kanımca vıcık vıcık bir muhabbet değil, hangi bağlamda olursa olsun, yaratmaktır.' s.246
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
